Rüya

“Rüya,” dedi Peyami Bey yavaşça, gözü hala olmayan aynada, silinmeyi bırakmış, kendini seyre dalmış. Kime söylediğini anlamadım.

“Hayattan rüyayı çıkar, geriye sadece mecburiyet kalır.”

Hamdi KOÇ

Duvarlar kum. Yerler mermer. Tavan yüksek. Çok yüksek. Bir koridordayım. Önümde bir kapı. Arkama bakıyorum, bir şey görünmüyor. Var gibi, ama görünmüyor. Belki de ben göremiyorum. Gördüğüm tek şey karanlık. Karanlıktan daha da karanlık bir karanlık bu. İçinde bir şeyler kaynıyor. Kendi gibi zifiri, ince uzantıları var. Ahtapot gibi. Öyle hırçın ki, azıcık ilerlemesiyle beni yutabilir. Yutmuyor. Belki daha sırası değil. Korkuyorum ve önümdeki tek kurtuluşa doğru koşmaya başlıyorum. Tam yavaşlayıp elimi uzatacakken, kapı açılıyor. Hızlıca içeri giriyorum.

İçerdeki her şey benden daha büyük. Odanın ortasına doğru yürüyüp kafamı sola çevirdiğimde onu görüyorum. Elinde kocaman bir kitap var, parmakları güçlü, kolları kaslı bir adam. Raftaki kocaman kitapları teker teker indirip kapaklarındaki tozları üflüyor, sonra yanındaki büyük masanın üstüne diziyor. Güvende hissediyorum.

Yanına gidiyorum. Beni görmemezlikten geliyor. Kapıya dayanan karanlığa bakıyorum. Kapıyı kapatmayı unutmuşum. Ahmaklık… İçeri girmek üzere. Telaşla “Baba?” diyorum. Duymuyor. Ben de duymuyorum. Sadece ağzım oynuyor. Her taraf sessiz. Bağırmayı deniyorum, olmuyor. Belki görür diye yanına gidiyorum. Ben yokum gibi davranmaya devam ediyor. O sırada kapıdan içeri kara, kuru bir el giriyor. Panikliyorum.

Tam masanın arkasına doğru kaçarken paçamdan yakalanıyorum. Yüzüm yere çarpıyor.

Nefes nefese uyandım.

Uyanır uyanmaz hissettiğim ilk şey acı oldu. Bir kaç saat önce şakaklarımda başlayan zonklama, kafamın arkasına doğru yayılmıştı. Kalbimin her atışında kafamın içine bir iğne gibi batan, aşağılık bir zonklama… Öyle dayanılmaz bir acıydı ki, bir an, kafamı kopartıp üst camın üstündeki ufak boşluktan dışarı atmak istedim. 

İki büklüm kaldığım bedenimi dikleştirip arkama yaslandım ve bir süre acının geçmesini bekledim. En azından dinmesini… Bazen bir soluk, bir bekleyiş iyi geliyor insana. Benim için de öyle oldu. Beynimi parçalarcasına zonklayan bir yerlerim dindiğinde nerde olduğumu, bu sallanan dünyada nereye gittiğimi tekrar hatırladım ve gülümsedim.

Sızmadan önce koltuğumun kenarına sıkıştırdığım suyu el yordamıyla buldum, bir yudum içtim. Acı. Ağzımın tadı bile değişmiş. Elimle yüzümde biriken terleri sildim. Vücudum mikroplarla savaşmaktan bir hayli yorgun düşmüş olmalıydı. Gözlerimi açar açmaz kapattım. 

Kar, kar, kar, kar!

Her yer beyazdı. Öyle bir beyaz ki, bir an beni içine alıp yutacak sandım. Yavaş yavaş açacaktım. Alıştıra alıştıra. Gördüğüm ilk şey, camın ortasındaki Ay ve Yıldız oldu. Sonra dışarı baktım, bir süre gözlerimi objelere alıştırmaya çalıştım. Tren rayları, elektrik direkleri, konteynerler, vagonlar, lokomotifler…

Bir an şiddetle yüzümü yıkamak istedim. Ayağa kalkacakken kucağımdaki bir çift ayağın varlığını fark ettim. Zaten zor uyumuştu. Rahatsız etmek istemedim. Minik ayaklarını yavaşça kaldırıp diğer bacağımın üstüne koydum. En azından uyuşan kalçamı hareket ettirmiştim. Yüzüne baktım. 

Gözlerinin altı koyulaşmıştı. Bir süre nefes alış verişini dinledim. 

Kalçasını iyice koltuğun yanına kaydırmış, kafasını cama yaslamış, yumuşak olsun diye de atkısını yastık yapmıştı. Uyuduktan az sonra üstüne örttüğüm montum kaymış, yere düşmüştü. Hava soğuktu. Isınmak için ellerimi birbirine sürttüm. Daha sonra montu yerden aldım, tekrar üzerine örttüm. Görünen tek uzvu kafası ve ayaklarıydı. Küçücüktü. Ama benden çok alan kaplıyordu. Gülümsedim. O da gülümsedi. 

Acaba ne rüya görüyordu?

***

Bazı yazılar yazılmak içindir. Belki, bir kere okunur ve o ilk okurun insafına kalıp, ya atılır, ya da değerlendirilir. Bu değerlendirme bazen bir basım deneyimidir; yapıt bir anda “Adı sanı bilinmeyen yazarların başarısız yazın deneyimleri” kervanına katılır. Sonra da; ya, soba, kazan dairesi, ufak bir kamp ateşi tutuşturmak için kullanılır ya da çaydanlık altlığı olarak değerlendirilirler. İkisinin de benim için mahsuru yok.

Bazı yazılar yazılmak içindir. Ne yayınlatma, ne de okur kaygısı gütmeden yazılmak ve üstü çizilmek için başlanılır ve bitirilirler. Hayat gibi. Ben de öyle başladım. “Yaz !” dedim kendi kendime. Yaz! Yaşadığımı belgele. Hiç olmadı, bunun için yaşa. Ben burdayım demek için.

Yaşadıklarını anlat.

Şimdiye kadar yaşadığım sürece yazacak bir şey bul

Her şeyin başladığı o an’a dön, ve anlatmaya başla.

***

İnsan bir şeyler düşünürken vaktin nasıl geçtiğini bilemiyor.

Bir süre sonra yavaşladık. Tıkırtılar azaldı. Gevşeyen silindirlerin gacırtısıyla durduk. Yüzüne baktım, uyanmıştı. Bir süre nerede olduğunu bulmaya çalışsa da, kısa sürede anladı. Yüzüme baktı, gülümsedi.

“Sen hala uyumamışsın.”

“Yolculuklarda pek uyuyamam ben.”

“Ben de uyuyamadım.”

“Yalancı. Bir saattir horul horul uyuyorsun.”

Yavaşça üstünü açtı. Bir eliyle gözündeki çapakları temizledi. Onda beni kendine çeken bir şeyler vardı. Bir kere çocuksuydu. Üstelik bu çocuksulukla minyon oluşunun bir alakası yoktu. Hali hareketleri, karakteri… Masumdu. Düşüncelerimi anlamış gibi birden doğruldu.

“Saat kaç?”

“Yedi buçuk.”

“Of…”

Önce yavaşça doğruldu. Sanki bir şeyleri kırmak istemeyen bir hali vardı. Bir yerleri tutulmuş olmalı. Biraz dışarıyı izledi. Dağlardan kopup yolun kenarlarına yuvarlanan taşları, o taşları ve araziyi örten beyaz örtüyü izledi. Gözlerine baktım. Toprak rengi gözleri pırıl pırıldı.

***

Ne zaman hayatı anladığımız; anlamasak da az çok tahmin ettiğimiz hissine kapılsak, o zaman yanılırız. Bu; sonu gelmez sonsuzluğun, biz insanoğluyla sıkılmadan oynadığı oyunlardan biridir. Tahmin ettiğiniz her olasılık, odadan içeri giren ışık süzmesinde dans eden, her yakalamaya çalıştığımızda elimize basıp zıplayan toz zerrecikleri gibi bizden kaçar. 

En tahmin etmediğimiz şeylerin başımıza gelmesinin sebebi de budur.

(Sivas 2018)

(Taslak 2)

Reklamlar

Eski İstanbul Yolu 5

“Bütün şarkılarda mesafe vardır.”

John BERGER

Güzel bir akşam yemeği yedik. Sonra da eve geçtik. Saat yediye geliyordu. Kapıcıyı çağırıp üç beş odun istedim. Beş dakika sonra bir kova dolusu odunla geldi. Bahçede bir kaç gün önce budanan ağaçtan çıkmış. Atacağına bize getirmiş. Şöminenin önünü gösterdim. Oraya bir yere bırak dedim. Şömnenin yanına koydu. Bu uzun süredir yanmıyor, önce bir kurum atıcı yakalım dedi. Anlamam dedim. Ben hallederim dedi. İyi dedim. Bir süre sonra elinde bir paketle geldi. Yaktı uğraştı falan. İyi adama benziyordu. Kanım kaynadı. 

Parlak bir alev çıktı. Kurumu yakan buymuş. Sönene kadar bekledikten sonra odunları tutuşturdu. Üşümüştük. Hemen yanına gidip biraz ısındık, iyiydi. Temizlik için tanıdık biri var mı diye sordum, karısı yapıyormuş. Tamam, dedim. Bir kaç saate eşyalar gelir, bugün yarın da seni ararım. Numarasını aldım. Haber verecektim. Giderken eline biraz para tutuşturdum, teşekkür etti.

Bir an kafamı çevirip Gözde’ye baktım. Şöminenin yanına, kirli kıyafetlerinin olduğu poşetin üstüne oturmuş, ateşi izliyordu. Gözleri kısık, uyudu uyuyacak. Kusura bakma, dedim seni de böyle şey yaptık. Önemli değil dedi. 

Kapı çaldı. 

Erken gelmişlerdi. Daha saat yedi anca olmuştu. Kapıyı açtım. Fatmanur. Derin bir “Aaaa” çektim. O da şaşırdı. “Nerden haberin oldu, nasıl buldun burayı?” Gözde konum attı dedi. Ellerindeki market poşetlerini alıp, kapıdan çekilip, içeri geçmesini söyledim. Mutfağa poşetleri bırakıp salona geçtim. Bir süre üçümüz karşılıklı bakıştık.

Sessizliği bozan Fatmanur oldu, “Yardım lazım olabilir diye geldim.” 

“Yani olan biten her şeyi biliyorsun.”

Bilmiyordu. Eşyaları yerleştirmesiydi, ufak tefek, en azından salonun temizliğiydi, angarya işleri bitmeden de sormayacaktı. Memnun oldum.

Saat dokuz gibi bir numara aradı. Açtım. Eşyaları getirmişler de sokağı bulamamışlar. Bu numaraya konum atmamı istediler. İyi dedim. Attım. Aşağıya indiğimde kamyon köşeyi dönüyordu. Ağır ağır ilerledi, dörtleri yakıp önümde durdu. Park edecek bir yer bakıyorlardı. Hemen apartmanın çaprazıda kocaman bir alan dubalarla ayrılmıştı. Tam oraya yürürken bizim apartmanın kapıcısı bizden önce yürüdü, dubaları çekti. Kamyon yanaşırken yanıma geldi. “Eşya gelecek deyince sizin için ayırdım, dedi. 

Garip bir duygusallık hissettim. Sanki içimde bir şeyler akıyor gibiydi. Para için ya da değil, hayatımda ilk defa bugün gördüğüm, muhtemelen dışarıda görsem selam vermeyeceğim tipte bir insan beni düşünüp bir şeyler yapmıştı. Sarıldım. Şaşırdı. Estağfurulah beyim dedi. Elleri önünde birleşik. Sağ ol dedim. Utangaç oğlanlar gibi yere bakıyordu. 

Yavaş yavaş mobilyalar taşındı. Aman dedim, sakın gürültü etmeyin. Anlayışlı adamlarmış. Demonte olanlar onlar gelmeden seçtiğim hayalimdeki yerlerine naylonlu poşetli bırakıldılar. Sadece koltukların naylonları çıkartıldı.

Bir saatte bitirdiler. Kapıcı da ben de yardım ettim. Yarılamışken de Murat geldi, o da yardım etti. Giderken ufak bir çorba parası bıraktım aralarından en deneyimlisi olduğunu tahmin ettiğim yaşlıcalarına. Teşekkür ettiler. Ayrıca ekspres servis ödemem varmış. Onu da ödedim. Normalde bu saatte olmazmış, öyle söz verildiği için getirmişler. Teşekkür ettim. Elime montajı beceremezsem arayıp çağırabileceğim birilerinin telefonunu bıraktılar. Cüzi bir ücret alırlarmış. Tamam dedim.

Gittiler.

Mutfağa girdim, kapıcı ufak tüpmüş, çaydanlıkmış, tencereymiş, bardakmış, çatalmış falan bırakmış tezgahın üstüne. Fazla yoktu, üçer beşer tane. Kendi evinden getirmiş, gaz açılıncaya kadar kullanmam için. Hatta ufak tefek market alışverişini de yapmış. ,ekmekmiş, tumurtaymış, domates biber, çaymış şekermiş falanmış. Bazı şeyler almış. Tahminimce biraz para verdim bir köşede, teşekkür ettim. Bu gece ağlamazsam bir başka gün ağlamam diye düşündüm.

O gitti karısı geldi. Paspasmış, bezmiş, Arap sabunuymuş, iyice kuşanıp gelmiş. Evi temiz biliyordum, değilmiş. Gece yarısına kadar kızlarla alt katı anca temizlediler. Biz de üst katı temizledik muratla. Yalap şarap ama olsun. Nasıl olsa daha çok temizlenirdi. Daha sonra da artık içinde hareket edemediğimiz salondaki ve holdeki eşyaları odalara dağıttık. 

Fatmanur bile çalıştı. İç onu öyle görmemiştim. Yer sildi, toz süpürdü, hangi eşya nerde iyi durur, yorumlarıyla bize yol gösterdi. Kendi evinde temizlikçi tutan kız, benim evimde yer sildi.

***

İnsan çalışırken çalışırken soğuğun farkında olmuyor. Gece yarısının ilk saatinde, camdan içeri sızan ışığın aydınlattığı salonda ağzımdan buhar çıkınca fark ettim soğuk olduğunu. Şömineye baktım, söndü sönecekti. Kovadaki etli odunlardan bir kaçını attım. 

Fatmanur’a baktım, kanepelerden birine yatmış, dizlerini karnına çekmiş öyle ateşi izliyordu. Murat,  yerdeki elektronik aletleri inceliyordu. Gözdeyse bir diğer kanepeye uzanmış kısık gözlerle dışarıyı izliyordu. Denizi. Uyumak üzereydi. Alışveriş poşetlerini karıştırıp aldığım kabanlardan birini Gözde’nin, diğerini de Fatmanur’un üstüne örttüm.

***

Kutuyu bulamıyordum. Arabada olmalıydı. 

Gel dedim Murat’a. Bir koşu otoparka inip şu kutuyu alalım. Bir kaç şişe de şarap olacaktı Ankara’dan getirdim, istersen içeriz. İyi dedi. Anahtarı alıp aşağıya indik. Otopark evden soğuktu. Kısa bir süre montumu almadığıma pişman oldum. Çabucak bagajı açıp şarap kutularından birini Murat’a verdim. Kırmızı. Çantamı ve eski eşyalarımı olduğu koliyi de kolumun altına sıkıştırdım, arabanın içinde bir şey kalmış mı diye göz gezdirdim. Yoktu. Kapıyı ve bagaj kapağını kapattım.

Murata baktım. Arabaya bakıyordu. Daha doğrusu kaputun üstündeki yansımasına.

“Senin mi şimdi bu?” dedi.

“Öyle. ” dedim.

“Ne bu, markası modeli falan.”

“S 65 işte.” 

“Nerden çıktı peki?”

“Babamınmış. Yani eski babam. Rahmetli.”

“Kullanacak mısın bari?”

“Bilmem, kullanırım herhalde.”

Eve çıkana kadar hiçbir şey söylemedi. 

Salona girdiğimde kızlar uyanmıştı. Daha doğrusu hiç uyumamışlardı bile. Salona girdim, beni beklediklerini fark ettim. Elimdeki koliyi bırakıp koltuğa oturdum ve beklediğim sorunun gelmesini bekledim.

Soruyu soran Murat’tı.

“Ne oldu şimdi, en başından anlat bakalım.”

“Dur bakalım,” dedim, “acele etme.Önce bir çay demleyelim.”

Mutfaktaki küçük piknik tüpünü aldım, salonun ortasına koydum. Fatmanur’un getirdiği poşetlerin birinden su buldum. Bir güzel koydum onu da. Yaktım tüpü.

Fatmanura dönüp, kahvemiz yok ama, bir gece de olsa, çay ile idare edeceksin, dedim, güldü.

Tısıldamaların eşliğinde anlatmaya başladım. Bir ara çayı demlemek için mola verdim. Sonra yine anlattım. Gözdeye ne anlattıysam onlara da aynısını anlattım. Sadece dinlediler. Çaylarımızı içtik, yetmedi, şarap açtık.

Konuşmam bittiğinde öğlen olmuştu. Üçünü de birer koltuğa yatırdım. Üstlerini de montla falan örttüm. Üşümesinler diye şömineyi de canlı tuttum.

Uykum vardı. Hissediyordum. Vücudumun her bir zerresinde. Biraz uyumaya, dinlenmeye, olanları düşünmeye, ne yapacağıma dair bir karar vermeye ihtiyacım vardı.

Bir köşeye de ben kıvrıldım.

(“Nisyan” adlı yazımın taslağıdır.)

Eski İstanbul Yolu 4

“Belki de, diye düşündü, benim için hâlâ umut var.”

Irvin D. Yalom

Parayla mutlu olunmaz. Tamam kabul ediyorum. Lakin. Getirdikleriyle, bir süre de olsa, mutlu olabilirsiniz. Sonrası da sizin yeteceğinize kalmış.

Arabayı gözüme kestirdiğim ilk alışveriş merkezi girişine çekip aşağı indim. Montumu ve bagajdaki çantamı alıp anahtarı valeye verdim. Kenarda durup altı metrelik arabamın gidişini izledim. Fena değildi. Hiç fena değildi.

Kapıya doğru yürüdük. Montumu ve çantamı girişteki x raylere bırakıp devam ettim. İlk iş elektronik aletlerdi. Yavaş adımlarla Apple’a doğru yürüdüm. Bir tane masam için Imac, bir tane macbook pro aldım. Hızlıca mağazaya göz gezdidiğimde, yeni çıkan tabletlerden de bir tane alayım dedim. Aldım. Bir tane de apple tv alayım dedim. Yanında saat falan da aldım. Ödemeyi yaparken kenarda gördüğüm; yeni çıkan ıphonelardan da bir tane alayım dedim. Ödeme konusunda problem yaşamadım. Tek şartım, adlıklarımı tüm işlerim bitirip giderken teslim almaktı. Seve seve kabul ettiler.

 Ardından aklıma gelen herşeyi aldım. Kotlar, kabanlar, ceketler, kumaş pantolonlar, iç çamaşırları, çoraplar, kazaklar, polarlar, eşofman altları, ayakkabılar… Gözde de kendine bir tane kaban aldı. Bir tane de kot. Hemencik üstünü değiştirdi. Şimdi daha iyi hissediyordu. Çamuralrdan kurtulmuştu, Gülümsedi. O kadar ısrar etmeme rağmen aldığı tek şey bunlardı. 

En son, D&R’a girdim. Bir adet pick up, bir kaç plak, hep merak ettiğim davul şeklinde hermannkardon bir ses sistemi, merak ettiğim bir kaç kitabı aldım. 

Her şeyi, dışarıda bekleyen tekerlekli taşıyıcılı görevlinin arabasına yükledikten sonra, meraklı bakışlar eşliğinde, üst kata çıktık. Bilgisayarları falan alıp çıkışa doğru yöneldik. Herhalde böyle bir alışveriş yapan bir tek ben gelmiştim bu mağazaya. Çantada neredeyse boşalmıştı. Umursamadım. 

Bagaja sığmadılar. Arka koltuğa da tıkıştırdık. Oraya da sığmadılar. Kalan bir kaç parça şeyi de kol dayamanın üstüne koydum. 

“Şimdi nereye gideceğiz?” Aşağı yukarı bir gündür yaşadıklarına alışmıştı. Takdir ettim. Ben yapamazdım. 

“Önce eşyaları eve bırakalım. Sonra biraz daha para çekelim. Sonra da ver elini Ümraniye”

“Orada ne yapacağız?”

“Mobilya alışverişi yapalım diyorum. En kötü yatacak koltuğum olsun istiyorum.”

“E daha güzel yerler var.”

“Kendi ellerimle birleştirmeki stiyorum. Ben yıllarca bunun hayalini kurdum.”

Bir süre sessiz kaldı. Beni en iyi o anlardı. Çünkü bir evi yoktu. Vardı da huzuru yoktu. Kendime yeni bir düzen kurma hayalimi de en iyi o bilebilirdi. Gülümsedi. 

“Saat kaç?” dedi.

“ikiye doğru geliyor.” dedim.

“Beni fazla geç olmadan metroya bırakırsan sevinirim.”

“E benimle gelmeyecek misin? Zevkine güveniyorum.”

“Peki o zaman, işimiz bitince bırakırsın.”

“Bende kalırsın. Laflarız.”

Bir süre sessiz kalıp düşündü.

“Henüz gaz açılmamıştır ama şömine yakarız. “ diye devam ettim.

“Bilmiyorum… Yani dün de öyle çıktım gece.”

“Valla bu teklifi herkese yapmam. Evimin ilk misafiri olacaksın.”

Gülümsedi. Peki dedi.

Önce eve gittik. Tüm paketleri yukarı çıkardık. Ağır olanları ben taşıdım. Hafif olanları o. Kapıcı çocuk da yardım etti, sağ olsun. Kısa sürede bitirdik. 

***

Tek istediğim geniş bir çalışma masası ve en azından geceyi geçireceğim türden bir kaç koltuk. Salon için. Başka bir şey değil. En azından şimdilik. Tabii ki zamanla bir çok şey daha alınacaktı. Beyaz eşyaydı, sehpaydı, tencere tavaydı, 12 kişilik bir kaç yemek takımıydı, çatal kaşık bıçağıydı, ufak tefek tamiratlar için tornavida çekiç düvel vidaydı, bir kaç, dekoratif amaçlı tabloydu, ampüldü avizeydi, duvar lambasıydı, diş fırçasıydı macunuydu, banyo aksesuarlarıydı, bornozdu, havluydı,  halıydı, rafıydı, dolabıydı, aynasıydı, askısıydı, kitaplıktı, temizlik için pas pastı, fıs fıstı, kırk yılda bir elin arayıp da yokluğunu fark edip bir koşu gidip alacağın abidik gubidik eşyaydı hepsi zamanla olurdu. Tek başıma yahut, yanıma alacağım arkadaşlarımla hepsini hallederdim.

İlk etapta gözüme kestirdiğim her şeyi almak istedim.

Arabayı parkedip mağaza girdik. Kapıdaki görevlilerden gözümü kestirdiğimi kolundan tutup bir kenara çektim yanıma aldım. Zayıf, ince bir oğlan. İşe yeni başlamış gibi. “Gel,” dedim, “Ben birazdan bir evi dayayıp döşeyeceğim. Sen de bana yardım edip, prim alacaksın. Eğer o şekilde çalışmıyorsanız bizzat primini ben vereceğim kabul mü?”

Kabuldü.

Yalnız bir şartım vardı. Bugün teslim etmelerini istiyordum. “Olmaz” dedi. “Neden” dedim, “stoklarda olmayabilir” dedi. “Olanı alırız anacım” dedim. Güldü. Ben de güldüm. Gözde de güldü. Artık o da aklının iplerini salmıştı. Uykusuzluktan olmalı.

Gözüme kestirdiğim büyük, açık renkli (Huş) bir masayı, ona uyumlu kocaman bir kitaplığı- alacağım kitaplar içindi-, bir adet aldıklarıma uyumlu bir masa lambası ve yine bir adet yer lambası, bir tane de. Çalışma odam için deri koltuk seçtim. İlerlediğimde bir adet salon takımı gördüm. Böyle camlı tv üniteli, irili ufaklı üç beş koltuğu olan. Çok güzeldi. Evle de, aldığım diğer eşyalarla da uyumluydu. Stokta yokmuş. Biraz ilerleyince daha güzelini gördüm. Bu varmı dedim, varmış. televizyon ünitesiydi vırttı zırttı bırakıp kalanlarını yazın dedim, sonra baktım güzel bir yatak odası takımı. Modern bir havası vardı. Geniş dolaplı, komodinli,okuma lambalı, boy aynalı, çekmeceli, bazalı falan. Bunu da koyun dedim. Gözde de yastıkmış, çarşafmış onları gösterdi bana. Güzeldi. Onları da koyduk. Şimdilik bu kadar yeter dedim.

Kasaya gittiğimde şaşırdım. Bu kalar çok şey aldığımın farkında değildim. Neyse, dedim, sağlık olsun. Halederiz. Olmadı bir adam tutup montajlatırız. Bana uzatılan kağıda, adres yazmam gerektiğini söyledim. Emlakçıyı aradık, adresi yazdık. Sonra tekrar kontrol ettik. Doğruydu.Aman ha, dedim. Bugün getirecektiniz. Gerekiyorsa onu da öderim ama bugün getirin. Eşyalarda da öyle vuruk, ezik çürük istemem. dedim. Sağlam getirin mobilyalarımı. Tamam dediler. Ödemeyi nasıl yapacağımı sordular. Nakit dedim. Çantayı açıp üç beş deste para çıkarıdım. Şaşırmadılar. Tomarla ödeme yapan çok müşterileri var demek ki diye düşündüm. Akşam sekiz gibi geleceklerdi. İyi diyip evden ayrıldım.

Arabaya binerken Muratı aradım. Yarım saate ona bir konum atacağımı, yardıma ihityacım olduğunu söyledim. Ne diye sormadı. Tamam, dedi. 

(“Nisyan” adlı yazımın taslağıdır.)

Eski İstanbul Yolu 3

“… ve sevgi dolu bir biçimde, Tanrı’ya sesleneceklerini umut ediyordu.”

Albert CAMUS

Saat dokuz gibi uyandı. Ben uyumadım. Ne bileyim işte, uyku tutmadı. Zaten buna alışkınım. Sabaha kadar boğazdan geçen gemileri izledim. Arkalarında bıraktıkları dalgalara, bacalarından tüten ince mazot izine baktım.

Önce kahvaltı yapmamız lazımdı. Sonra da emlakçı bakacaktık. Ömrümün sonuna kadar bu arabanın içinde yaşayamazdım.

Hadi, dedim. Gidiyoruz. İstikamet Kadıköy.

Motoru çalıştırdım. Güzel bir yay çizerek arabanın burnunu çıkış yönüne doğru çevirip yola çıktım. 

Önce kahvaltı yapmalı, daha sonra şirketi arayıp bir miktar -büyük- para talep etmeli,gönderilmesinin ehemmiyetinin aciliyeti özellikle vurgulanmalı ve işe koyulmalıydı.(Kahvaltı)

***

Moda’da gözüme kestirdiğim ilk emlakçıya girdim. Bir ev almak istediğimi söyledim. Artık kira gibi şeylerle uğraşmak istemiyordum. Hem, kendi evimi alamayacaksam paramın oluşunun ne önemi vardı? Kafamdaki evi anlattım. İlgiyle dinledi. Baktım, karşımda beni dinleyen biri var, gaza geldim, anlattıkça anlattım. Manzarasından, parkesine, boyasından kapısına… 

İşi yokmuş. Benim istediğim tarzda bazı evler varmış elinde. İkisi Kalamış’ta, üçü Moda’da. Ama bir tanesi tam aradığım gibiymiş. Hemen de şuradaymış.

“Her şeyi yeni yapıldı.” Diye anlattı. “Ev sahibi bir mimara projesini çizdirmiş. Kapılar bile özel. Bir manzarası var… İlk parselde. İmkanı yok manzarası kapanmaz. Camı açıp bir bakın… Öyle nefis, öyle acayip… Öyle park sorununuz da yok. İki katlı kapalı otopark var binanın altında. Zaten yeni yapı sayılır.”

“Hemen gidelim.” Dedim. Benden önce çok bilindik bir şirketin ceo’su ressam sevgilisiyle oturuyormuş. Sonra, eşi tarafından yakalanınca evden çıkmak zorunda kalmış. Ev sahibi de çarşaf çarşaf haberleri görünce usanmış. Öylelikle satma kararı almış.

İyi, dedim. Gidip bir bakalım. Adam biraz önümüzde, Gözde ve ben hemen arkasında Moda’ya doğru yürüdük. 

Mal sahibi, benden bir kaç yaş küçük, genç bir çocuk çıktı. Annesi bu işlerle ilgilenip sinirlenmesin diye, vekaleten, o ilgileniyormuş bu işlerle. Zaten yaşlıymış da. İyi, dedim içimden. Huysuz ihtiyarın tekine denk gelmedik. Asansöre binip, sıkış tıkış, en üst kata çıktık. 

Daire tam hayallerimdeki gibiydi. Çatı dubleks. Parkeleri gıcır gıcır cilalı, boyası yeni yapılmış. Gülümsedim. Yavaş yavaş tüm odaları gezdik. Yürüdükçe neşem arttı. Modum yükseldi. Uykum açıldı.

“Genç.” dedim. “Ne kadar istiyorsun bu eve?”

Söyledi. İyi bir rakamdı. Ama rahatça verebilirdim. Gözde’ye baktım. Beti benzi atmıştı. Önceden olsa benim de atardı. Banka hesabıma havale edilmiş bol sıfırlı mevlağ’yı bilmesem yani.

Hemen kabul etmedim.

“Son fiyat bu mu?”

Birazcık ikram edebilirmiş. Eli yüzü düzgün biri gibi gelmişim ona. Ukala piç.

“Peki dedim.” Tapu senin üstüne mi, yoksa annenin mi?” Vekaleti varmış. İyi dedim içimden. 

“Hadi yürü o zaman noter’e” dedim.

Bundan iki ay önce böyle bir şey yapacağımı söyleseler çok gülerdim. Ama yaptım. Alışverişte bile bir pantolonu almadan önce yanımda getirdiğim insanlardan onay alan ben; rüyamda bile göremeyeceğim bir paraya bir ev alma kararı vermiştim. “Bankaya gidelim, paranı hemen transfer edelim hesabına. Bugün bu işi bitirelim. Daha eşyalar gelecek.” 

Öyle kısa sürede olmuyormuş bu işler. Zaman alan türden şeylermiş. Üç dört gün içerisinde anca olurmuş.

“Valla işinize gelirse. Ben bugün buraya taşınırsam bu evi alırım. Peşin para. Yoksa olmaz.”

“Tamam, dedi vekaleten ev sahibi.” Sen yine de taşın. Biraz kaparo ver, taşın.”

Elimi cebime attım. Arabadaki çantadan alıp, yakıt alırken cebime koyduğum kalın bir tomarı adamın avuçlarına bıraktım.

“Yeter mi?” 

Yetermiş.

“Yalnız siz de bize ıslak imzalı, durumu arz eden bir dilekçe verin. Size bu meblağı ödediğimize dair bir ispat gerekli.” Konuşan gözdeydi. İlk avukatlık deneyiminin vermiş olduğu heyecanla yanakları kızarmıştı.

Emlakçıya döndüm. 

Abonelikmiş, devirmiş, bokmuş, püsürmüş; cuma gününe kadar halledin, dedim. Ooo, dedi. Geniş geniş halledermiş. Yalnız, döner sermayesiydi, masrafıydı, bunlar belirli bir meblağ ile yapılacak şeylermiş. Biraz da ona veremezmiymişiz? Tamam, dedim. “Gün içinde uğrar bırakırım.”

Dönüp Gözde’yi gösterdim. Kendisi çok değerli bir dostum. Ayrıca avukatım. Bundan sonraki işlerde onunla görüşmenizi istiyorum. dedim.

Bana baktı, kendi de şaşırmıştı. Bozuntuya vermedi, emlakçının kartını aldı, bir başka kartvizite de kendi numarasını ve ismini yazıp geri uzattı. Bir yandan da üzerindeki montun çamurlarını silkmeye çalışıyordu.

Dönüp adama elimi uzattım. “Anahtarları alabilir miyim?”

Tam bir centilmendim. Gayet şık ve zarif bir hareketti. Görmeliydiniz. 

Önce, vekaleten, ev sahibini, sonra emlakçıyı gönderdim. Cebimdeki anahtarların hissettirdiği huzurla bir süre salonda dolandım. Sonra balkona çıkıp geleni geçeni izledim. Gülümsedim. Uzun zamandır ilk defa gülümsemek istediğim için gülümsüyordum.

Bir süre sonra orda olduğunu belli edercesine bir öksürükle gözde geldi. Tam yanımda durdu. Dirseklerini balkonun korkuluklarına yaslayıp bana eşlik etti. Nefes alışını dinledim. Kesik, kesik, dizensizdi. Bir şey soracak da, cesaret edemiyormuş gibi bir his…

“Sor.” dedim.

Gülümsedi ve “Yoo, evin çok güzel. Hayırlı olsun.” dedi. “Biraz daha burada durursak donacağız.”

İtiraz etmeden içeri geçtik. Kapıdan çıktık. İyice de kitledim. Sağlam mı diye de kolumla kapıyı sarstıktan sonra, sağlammış, bu kez merdivenlerden aşağıya indik. Bulutlar dağılmıştı.

Ağır adımlarla arabayı park ettiğimiz yere yürüdük. Bagajı açtım. Kenardaki para çantasını açıp bir deste türk lirası aldım. “Sen otur, dedim.” Ben birazdan gelirim.

İtiraz etmedi. Emlakçının yanına gidip desteden ayırdığı bir miktar parayı koydum masaya. YEter mi, dedim. Yetermiş. Bir kaç yüzlük daha koyup dışarı çıktım.

***

Motoru çalıştırıp yola çıktık. Trafik yoktu. Gözde’ye baktım, montunun kenarındaki çamuru ıslattığı ipekli medillerden biriyle silmeye çalışmış; daha çok bulaştırmıştı. Sinirini alırcasına, dün aldığım çikolataları birbiri ardına yiyordu. Gülümsedim.

“Alışverişe gidelim.” dedim.

“Nereye?” Dedi.

“Bilmem, neresi denk gelirse.”

“Ne alacaksın?”

“Ne bileyim, neyi gözüme kestirirsem. Mutfak eşyalarına, elektronik aletlere, yeni kıyafetlere, mobilyalara ihtiyacım var.”

“Neden ki?”

“Çünkü Ankara’ya gitmeden önce orospu çocuğu ev sahibim, kilidi kırıp tüm eşyalarımı satmış. Elimde olan tek şey ufak bir kutudaki hatıra bazı eşyalar…”

“Üzüldüm.”

“Üzülme ya. Siktir et. Zaten çoğu çöptü. Tek kafama takılan kitaplarım…”

“Hadi ya… Şerefsize bak. Yaptığı suç, dava açsan kazanırsın.”

“Daha farklı şeyler düşünüyorum ona. Hak etti.”

Bir süre sustuk ve  sadece önümüzde akan yolu izledik. Birazdan varırdık.

“İşin yok değil mi? Sen de gel benimle.” Sessizliği bozan bendim.

“Yani, yok gibi. Yurda gitsem yatarım.”

“Peki o zaman. Yardım edersin bana. Zevkine güveniyorum. Hem sana da bir kaç bir şey alalım. Üstün başın çamur oldu.”

“Ya saçmalama, gerek yok.”

Vardı. Söylediğini umursamadım.

(“Nisyan” adlı yazımın taslağıdır.)

Eski İstanbul Yolu 2

“Beklemediğim zaman umut vardır.”

Sait Faik ABASIYANIK

Laleli sokaklarında ilerliyordum. Yer gök arabaydı. Zaten dar olan yola sağlı sollu park etmişlerdi. Haliyle böyle kaslı bir araç için bu sokaklarda ilerlemek bir hayli zordu. Kör noktası boldu. Tabii ki bunu düşünen üretici araca bir sürü kamera koymuştu, muhtemelen arazi şartları için, ama buna da henüz alışamamıştım. Konsoldaki ekran sola dönmemi söylüyordu. Zor da olsa, bir kaç hamlede, döndüm.

Yurt solda kalıyordu. Dörtleri yakıp bekledim. Sokaktaki tüm evlerin ışıkları kapalıydı. Tabii ki, yurt olduğunu tahmin ettiğim binanın da. Uzun ince bir yapıydı. İllegal bir iş yapıyormuş gibi gerildim. Bir süre sonra zemin katların birinden bir pencere açıldı.

Önce bir kafa, sonra da vücut göründü. Sonra da görüş alanımdan kayboldu. Sanırım oydu. Sonra tekrar geldi. Önce açık camımdan görünen kafama el salladı. Sonra da camın kenarına oturup ayaklarını aşağıya sarkıtıp kendini boşluğa bıraktı. Neredeyse boyu kadar bir yerden atlamıştı. Önce güldüm. Sonra korktum. Sonuçta benim için orası yüksek sayılmazdı ama onun için bir hayli yüksek sayılırdı. Başımdan aşağıya kaynar sular dökülür gibi oldu. Kimseye bir şey olmasını istemezdim. Montumu alıp arabadan indim. Yurda doğru yürümeye başladım. Önceleri yavaş olan adımlarım, sonraları hızlandı. Kalbim deli gibi çarpıyordu. Tam yurdun kapısından içeri girecektim ki, bir el kaldırmak üzere olduğum kilitteki elimi tuttu. 

“Çimlere düştüm. Bir yerime bir şey olmadı ama üstüm…”

Gülümsedim. Sesli gülmek, uyanmasını istemediğimiz insanları uyandırabilirdi. Öyle olmasa kahkahalar atacaktım.

Yüzüne baktım. Çamurdu. Muhtemelen ıslak olan çimlerde bacakları, montu, elleri, yüzü çamur olmuştu. Bileğin burkma ihtimalini düşünüp koluna girdim. “Gerek yok” dedi. “İyi” dedim. Kapıyı sessizce açıp yurt bahçesinden çıktı.

***

Arkamda beyaz bir araba durmuştu. Ufak bir şey. Yanına gidip camı tıkladım, kibar bir beyefendi gibi özür diledim. “Estağfurullah” dedi. Ye kürküm ye, dedim içimden. Arabama döndüm. Gözde arabanın yanında durmuş bana bakıyordu. “Ne oldu?” Dedim. “Benim üstüm pislendi, gazete falan var mı örteceğimiz? Koltuklar çamur olmasın.” Dedi.

Yüzüne baktım. Kaşları kalkmış, gözleri buğulanmıştı. Gülümsedim. Siktir et, dedim. “Senden değerli mi? “

Tatmin olmamış olacak ki, hala hareket etmemişti, öylece önümde duruyordu. Ya, dedim, hadi bin siktir et koltukları, Kirlenirse temizletiriz. Biraz daha beklersek arkadaki adamla kavga edeceğiz.

Öyle diyince bindi. Bir süre sustu. Tedirgindi. Etrafı inceledi. Koltuklara, üstünde bir sürü zımbırtının olduğu konsola, kokpite baktı. Sonra da bana. Bir an kafamı çevirdim. Uzun süredir görmediği bir dosta, hayretler içinde bakan bir çift göz… Motoru çalıştırıp dörtleri kapattım ve arabayı hareket ettirdim.

“Eee, anlat bakalım”dedim, “N’aber?”

“İyi.” dedi. Sustu. Vitesin arkasındaki bardaklıktaki damlacıklı şişeyi aldı. Bir yudum içti.

“Buz gibi…”

“Ormandan doldurdum. Ömerli tarafından.”

Şaşırmadı. Şu an içinde bulunduğu durumda soracağı en son soru buydu. Önce bu saatte neden bu arabanın içinde olduğunu kendine soracak, tatminkar bir cevap bulduktan sonra da benim neden bu saatte Ankara’dan döndüğümü, bu arabayı nereden bulduğumu, bu saate burada ne işim olduğunu sıralayıp sorcaktı. Şu an susuyordu, çünkü nerden başlayacağını bilmiyordu.

“Saat sınırın var mı?”

“Yok. Bu saatte dönsem de zaten içeri almazlar. Alsalar bile ertesi gün kovarlar.”

“O zaman, istikamet Beykoz.”

“Neden…”

“Denizi izleyelim biraz, hem vakit geçer.”

“Tamam.”

“Yol üstü bir benzinciye uğrayalım. Hem yakıt hem de ,acıkırsak falan diye, ıvır zıvır alırız.”

“İyi olur.”

***

Yol kısa sürdü. Pek konuşmadık. Beykoz yoluna sapmadan önce gördüğüm ilk benzinliğe girip depoyu doldurdum. Sonra da markete girip ıvır zıvır ne varsa aldım. Soğuk kahve, çikolata, gofret, çubuk kraker, yumuşak şeker, bonbon, su, ıslak mendil, selpak… Ne lazımsa, canım ne istediyse. Canımın istemediğini de almak için aldım. 

Boğazı en iyi gördüğünü düşündüğüm bir yere park ettim. Deniz önümüzdeydi. Ön cama konan bir kaç yağmur damlası yavaşça aşağı kaydı. Farlarımı kapattım. Her ne kadar sevdiğim bir müzik çalsa da, radyoyu da kapattım. Gelen tek ses kaputun altındaki devasa motordan gelen tok homurtuydu. Gülümsedim. Her yer zifiriydi. Bir süre gözlerimin karanlığa alışmasını bekledim. Bir kaç dakika sonra gözlerimi açtığımda her şey daha netti.

Gözde’ye baktım. Bana bakıyordu. Hiçbir şey sormamasına rağmen cevap bekler bir hali vardı. O kadar çok soru birikmişti ki, durumu açıklama ihtiyacı hissettim. 

“Araba babamın. Yani rahmetli babamındı. Ondan kaldı bana. Ankaraya’da bu yüzden gittim. İşte, iki üç haftadır da oradaydım. Hala da işler bitmiş değil de, vekalet verip döndüm.”

Yüzüme baktı. Afallamıştı.

Hak verdim. Son iki haftadır öğrendiklerim karşısında ben de ayni böyle hissetmiştim. 

“Bir dakika… En başından anlatır mısın, ne oldu?”

Kontağı kapatıp, derin bir nefes aldım ve anlatmaya başladım.

Eskiden insanlara kendimi açtığımda onların bana acıdığını sanardım. Öyle değilmiş. Acı paylaştıkça hafifliyor, ,insan anlattıkça rahatlıyormuş. O, beni acıma sandığım bakış da, sevgidenmiş. O gün, o an öğrendim. Yıllardır içimde tuttuğum, gün yüzü görmemiş, acılarım ve hatıralarım vardı. Acı acı gülümsedim. Korkakmışım, dedim kendi kendime. Kendimle yüzleşmeyi bile becerememişim.

Önce gelen telefonları anlattım. Sonra hızımı alamayıp, onu yarıda kesip, zihnimdeki en eski hatıralardan birini anlatmaya başladım. Sürekli gördüğüm rüyalarımı anlattım. Zihnimde yer eden babamdan. Odasından, çocukluk travmalarımdan… Hepsini anlattım. Bir an bile tereddüt etmedim. Etmeye de fırsatım olmadı. Yıllardır içimde biriktirdiklerim, o ataletle, zihnimden dışarı doğru fışkırıp yer yüzüyle buluştu.

Sustu. Sadece dinledi. Bazen gözleri doldu. Ne aldığım onca ıvır zıvırdan birini yedi, ne de bir yudum meyve suyu içti. Oturdu ve vaaz dinler gibi soluksuz beni dinledi. Bazen gözleri dolar gibi oldu. Torpidodaki ipekli mendillerden birini verdim.

Birazcık ağladı. Bir ara elimi tuttu, koluma sarıldı. Küçük, yumuşak elini tenimde hissettim. Öyle şehvetli bir dokunma değildi bu yanlış anlamayın. Anne eli gibiydi, sevgi vardı. Şefkat vardı. Garipti. Garip bir histi. Uzun süredir böyle hissetmiyordum. O an, o arabada -o zaman öyle sanıyordum, şimdi buna eminim- bir dost daha edindim.

Radyoyu açtım. Boğazdan ağır ağır geçen gemileri izledik. Tekdüzeleşen nefesinden anladığım kadarıyla uyumuştu. Direksiyonun altındaki çekmeceyi altım. Canım sıkıldı. İçim çekti. Tesadüf… Bir paket sigarayla bir adet çakmak buldum. Sarıldığı kolumdan elini kurtarıp anahtarı kontaktan çıkardım. Arkadaki montumu onu uyandırmadan aldım. İlk defa boyumun ve kollarımın uzun olduğuna o gün sevindim. 

Hava ayaza çalmıştı. Umursamadım. Uçurumun başladığı yere gidip aşağıya baktım. Görünmüyordu. Paketi açıp, ağzıma bir sigara götürdüm. Bazı aceleci ağaçlar mevsiminden önce yaprak vermişlerdi.

(“Nisyan” adlı yazımın taslağıdır.)

Eski İstanbul Yolu

“İnsan ziyan olmak için yaratılmıştır.”

Schopenhauer

Yol uzundu. Çabuk geçti. İnsanın bir bekleyeni, ufak da olsa bir ailesi ve katma huzuru yüksek bir evi olmayınca yollar çabuk geçiyormuş. Benim de öyle oldu. Ne radar dinledim, ne sınır. Bastım. Aklıma gelen, filmlerde gördüğüm, bazı kıvrak sürüş tekniklerini de deneme fırsatım oldu. İyi oldu. Kısa süreliğine de olsa yaşadığımı hissettim diyebilirim. Kısa süreliğine de olsa odaklanmam gereken şey gittiğim yol olduğu için, sık sık düşüncelerin hucum edip beni çaresiz bıraktığı, bilincime dinlenme fırsatı sundum. Tabii ki her yol gibi, bu da bitti ve varmak istediğim yere vardığımda hava kararmıştı.

İstanbul il sınırı tabelasının biraz ilerisinde arabayı emniyet şeridine çekip, dörtleri yakıp, durdum. Durdum ve düşündüm. Bundan sonra ne yapacağım hakkında hiçbir fikrim yoktu. İnsanın daha önce yaşadığını sandığı hayatının bilinmezlerle dolu olduğunu öğrenmesi garip bir his. Yeniden doğmuş gibi hissettim bir an. Önümde yaşamam gereken, yeni bir hayat vardı.

Şimdiye kadar sadece nefes alıp verdim. Hayata dair hiçbir hedefim yoktu. Tek derdim günü kurtarmaktı. Çünkü halim yoktu. Halim olsa vaktim yoktu. Vaktim olsa param yoktu. Yoktu. Tüm hayatım, tarifi imkansız bir yokluk içerisinde savrulmuştu. Her şeyin sınırları, ben söylemeden önce, ben yapmadan önce, birileri tarafından çizilmişti. Yaşadığım yeri, alacağım maaşı, vereceğim kirayı, çekeceğim acıları, sevgisizliğimi… Her şeyi insanlar belirlemişti. Hayatımı ben tayin etmemiştim. Bu hayatı ben seçmemiştim.

Öylece durdum. Durdum ve ne yapacağımı düşündüm. Çok net aklımda. Torpidodaki defterimi aldım. Boş bir sayfa açıp, ilk önce gelecekte sahip olmak istediğim şeyleri yazdım. Hayal kurmasını unutmuş biri olarak, sağdan soldan duyduğum, rüyalarıma giren, bazı kareleri birleştirdim. Ön camdan yansıyan yüzüme baktım. Hava kararmıştı. Gülümsedim.

Mutlu olmak istiyordum. En başa onu yazdım. Sevilmek istiyordum. Yazdıktan sonra bir süre düşünüp yanına soru işareti koydum. Sonuçta bu, sürekli olanından bir tutamı bile, parayla satın alınamayan bir şeydi. Para sadece olasılıkları arttırırdı. Olursa olur dedim.

Kalacağım bir evimin olmadığı aklıma geldi. Hemen altına da “Ev” yazdım. Parantez içine de “Moda” yazdım. Bir ev tutmalıydım. Sonra durdum düşündüm. Bir ev  almalıydım. Gülümsedim. Böylesi daha güzeldi. Hayallerimi süsleyen türden bir ev. Hayattan, benden esirgediklerinin intikamını almalıydım. Her gittiğimde hayran hayran izlediğim, her sabah uyandığımda deniz kokusu alabileceğim, bir evim olsa güzel olurdu. Artık bunu alabilmek için hayatımı bir şirkete kiralamama, onlarca yıl kredi ödememe gerek yoktu. İyi dedim. 

Bu ikisi üzerine çalışalım. İlki olmasa da ikincisinden başlasam iyi olurdu.

An itibariyle de, az önce küçük bir deftere yazdığım, hayallerimi gerçekleştirmemi engelleyen bir şey yoktu.

Her şey olurdu. Sırasıyla. Önce sıcak bir yuvam olmalıydı.

Tekrar motoru çalıştırıp sola sinyal verdim. Ne güzel ses! Yüce on iki silindir! Geleceğini umduğum mutluluğun sesi… Hareket ettim. İstikametim Kadıköy’dü.

Tam otobana girecekken vazgeçtim. Direksiyonu kırıp, sağa girmek yerine soldan, eski İstanbul yoluna, devam ettim. Oradan da Ömerli yoluna çıkıp dağlardan tepelerden geçecektim. Biraz dağ havası alalım, dedim. Nasıl olsa kar yoktu. Hoş olsa da, bu arabayla, sorun olmazdı.

***

Yol karanlıktı. Uzunları yaktım. Nasıl olsa bu saatte bu yoldan, benden başka geçen kimse olmazdı. Gülümsedim. Yollar da benim gibi kimsesiz kalmıştı. Camı açtım. Azıcık. Soğuktu. Diğer camı da açtım. Sonra hemen kapattım. Nemli götüm donabilir, gelecekteki aile korma hayallerimi tedavülden kaldırabilirdi. Ciğerlerime dolan dağ esintisi susadığımı hatırlatmıştı. Bardaklığa koyduğum cam şişeye baktım, boşalmıştı. Kapı içindekine baktım, dibinde az bir şey kalmıştı.

Kenarda bir çeşme gördüm, bir hayrat. Dörtleri yakıp sağa çektim. Şişeleri aldım. Arabadan indim. Yerler çamurdu. Bir an girmeye çekinsem de, bu saçma çekinceme geçerli bir neden bulamadığım için, daldım çamura. Lap lap. Beyaz ayakkabılarımdan sıçrayan çamur siyah kot pantolonuma sıçrıyordu. Umursamadım. 

Su kol gibi akıyordu. Bildiğimiz, vücut geliştirmeci bir adamın pazuları gibi. Hayret ettim. İstanbul’da böyle bir çeşme kalmış mıydı? Önce şişeleri çalkaladım. İçinde kalan tüm Ankara kalıntılarını temizledim. Sonra kenardaki taşın üstüne koyup yüzümü yıkadım. Su buz gibiydi. Derin bir nefes alıp, “oh!” dedim.

Tam arabaya binecekken telefonum çaldı. Yanıp sönen ekrana baktığımda bir garip oldum. Gözde arıyordu. Şaşırdım. Telefonumun dağ başında çalmasına değil, arayanın bir arkadaşım olduğuna şaşırdım. Ankara’ya gideliden beri kimse beni merak edip aramamıştı. 

“Alo” dedim.

“Naber?”

“ İyi senden naber?”

“Ben de iyiyim ya, ne yapıyorsun?”

“Ne yapayım ya, yoldayım.”

“Bu saatte…”

Canım sıkılmıştı. Sonuçta arayan oydu ve ben ona bu saatte aramasının sebebini sormamıştım.”Evet” dedim, “Bu saatte.”

“Nereden geliyorsun?”

“Ankara.”

“Allah allah, hayırdır?”

“Hayır ya, babam ölmüş de, bazı işler vardı onun için gittim.”

Bir süre sustu. Ben de bu arada arabaya bindim. Hava soğuktu. Sessizlik o kadar uzun sürdü ki, kemerimi taktım, telefonumu aracımın ahizesine bağladım. Henüz yola çıkmıştım ki, karşıdaki ses konuştu:

“Şaka?”

“Yoo çok ciddiyim.”

“E senin ailen yoktu.”

“Ben de öyle sanıyordum, ama varmış.”

“İnanmam.”

“Bilirsin, pek şaka yapan biri değilim. Yalan da söylemem.” 

Verecek cevap bulamamış olmalıydı. Bir şeyler söylemeliydim.

“Nerdesin sen?”

“Evdeyim de…”

“Tamam, Bıçkıdere tarafındayım. Navigasyon az ileride Alemdağ çıkışı gösteriyor. Yarın saate köprüye gelirim. Yarım saatte senin yurt desek, bir saate gelirim. Alayım seni, konuşuruz.”

“Allah allah… Peki. 

“Tamamdır görüşürüz.”

“Kaldığım yeri biliyor musun?”

Bilmiyordum. Sessizliğimden anlamış olmalı ki, kendi sorusuna kendi cevap verdi.

“Birazdan sana konum atarım, oraya gelirsin.” dedi.

“Tamamdır.”

Telefonu kapattım.

(“Nisyan” adlı yazımın taslağıdır.)

Ağır Aksak Şarkı 5

“Hep yarım kaldım, hiç tam doymadım, tam bağırmadım, tam dokunmadım. Bıçak ruhumda dehşet bir fısıltı gibi ilerledi ve ben tam ortamdan yarıldım. Ruhuma bir hayat yakıştıramadım.”

Murat Uyurkulak

Gidenler bizden hep bir parça götürür. Onun yerini doldurmaya çalışırız. Bazen de kayıplar o kadar çok büyür ki, hissedilmez bile. Uyuşur ruh. Uyuşur kalp. Sadece beklersiniz. Bitmesini beklersiniz. Bitmez de. Eksildikçe tekrar türer, daha çok eksilir parçalar.

Hiçbir zaman, çocukluk aklımla sevdiğim kızları parmak hesabı sayamadım. Mahallede futbol maçı yapan çocukların oyununa, kaleci olarak dahi katılamadım. Takım tutamadım. Ne beni tuttuğu takıma yönlendiren bir babam vardı; ne de beni  kendi tuttukları takıma çekmeye çalışan dayım, amcam vardı. Hiç maça gidemedim. Hiçbir zaman, “Anneni mi daha çok seviyorsun yoksa babanı mı?” sorusunu cevaplayamadım. Sevdiğim insanların listesini çoktan aza doğru yapabilecek kadar insan tanımadım. Kimseye yakınlık duymadım. Zaten kimse de bana yakınlık duymadı. Belki de duyamadı.

Baban öldü dediklerinde bir babamın olup olmadığını çok düşündüm. Kimsem yoktu. Bana ait en eski anılarda hep anneannem vardı. Yatağının kenarındaki bardağın içindeki ilaçlı sudan bana sırıtan sararmış takma dişleri, küflü dantel kokusu, yapışık öpücükler, ve anlattıkları… Çocukluğum bunlardan ibaret. Daha sonra o öldü. Aldılar götürdüler beni. İki kişi. Biri adam, diğeri kadın. Devletin çocuklar için açtığı evlerden birinde reşit olup götüme tekme koyulana kadar zamanın götürdüklerinden arta kalanlarla barındım. Daha doğrusu barınmaya çalıştım.

Sevilmedim. Örselendim. Dışta kaldım. Hiçbir canlı tarafından sevilmedim. Canlı diyorum, çünkü ocak soğuğundan donmasın diye eve aldığım kedi bile iki gün dayandı bana. Üçüncü gün ayazda heykelleşmiş bedeniyle karşılaştım kapıda. Kuyruğundan tuttuğum gibi çöpe attım onu da. Başka ne yapılır?

Üniversiteyi dereceyle kazandığımda bile aynıydım. Kalabalıklar arasında yalnız… “Olsa da olur, olmasa da.” Denilmese de, durumun böyle olduğunu anlayıp hiçbir davete icabet etmeyen ben. Bir tek Hİlmi var işte. Bir de Murat…

Tekrar yola çıktığımızda hava kararmaya başlamıştı. Yattığım yerden yavaşça doğrulup dışarı baktım. Her yer düzdü. Dümdüz… İleride ışıklar vardı. Ankara olduğunu düşündüğüm yerin camdaki silüetine elimi koydum. Sonra bir süre camdaki buğudan ıslanmış elimi izledim. Soğuktu. Garip, insana ferahlık veren bir serinlik… Sanki tüm dertlerim geride kalmış gibi bir soğukluk, sanki ölen babammış gibi bir soğukluk. Ölüm soğuğu. Daha doğrusu ölememenin soğuğu. Rahatladım.

Ölümün insan üzerinde rahatlatıcı bir etkisi varmış, o gün öğrendim. O rahatlatıcı etkiden insanlar son nefeslerini vermeden ölürlermiş. Başı acı verici, sonu ince bir sızı gibi yavaşça; tereyağından kıl çekercesine akarlarmış insanlar rahatlığa.

Sonu belirsiz bir yolculuğa çıkmış, beni bekleyen bilinmez sona doğru umarsızca ilerliyordum. İnsan bir korkar, bir çekinir, diye düşündüm. Ruhumu dinledim bir süre. Yoktu. Çorap çekmecesinde istediğim çorabı arar gibi elimi sokup karıştırdım ruhumu. Bulamadım. Gerçekten yoktu demek ki. Korkmuyordum. Önce bu yüzden kendime kızdım. Korku hayatı muhafaza eden bir mekanizmaydı ve bende yoktu. Bir an içimi tarifi imkansız bir endişe kapladı. Kısa sürdü. ÖNce bir şeylerden mahrum olmaya alışkın olduğumu hatırladım. Halihazırda, İstanbul’da kalsaydım da bir şey değişmeyecekti. Yaşıyordum sadece.  Günü kurtarmaya uğraşan bir bakkal gibi sürekli yarın kapanacak veresiye borçlarını düşünerek yaşıyordum. Hayatta bir kere de sonunu düşünmeden yaşayacaktım. En fazla ne olabilirdi ki? Ölür müydüm? Zaten yaşamıyordum. Adını hatırlamadığım bir yazarın da dediği gibi, insan yalnız bir kez ölür.

Onlar da olmasa…

“Aziz Bey, ne zamana varırız?”

“Yarım saatimizi var, Efendim.”

Ben sadece biriyim. Özünde, öncesinde ve ötesinde hiçbir anlam taşımayan biriyim. Daha doğrusu, biriydim. Şimdiyse bana saygı gösteriliyordu. Tatlı bir yaylanma ile ilerliyorduk. İçimi kaplayan huzura güvenerek arkama yaslandım. Gittikçe aydınlanan yola; kalabalıklaşan yol kenarlarına baka baka uyudum.

***

Köşedeki cam şişe kumbarasının yanından içeri girdik. Bir süre pürüzsüz asfaltta ilerledikten sonra sola kıvrıldık. Sokaklar ve caddeler sağa sola gelişigüzel park edilmiş bir sürü araç olmasına rağmen genişti. Caddenin sonundan; köşedeki marketin yanından içeri girdik. Bir tabelasız büfenin önünde durduk. Azizin kısa korna çalışından hemen sonra sağ ön kapının önünde bir adam belirdi. Üzerinde siyah kaban, boynuna doladığı siyah atkısıyla esrarengiz bir duruşu vardı. Cam açıldı.

“Bir vukuat var mı?”

“Yok Aziz Bey”

Demek şöförüm bu adamdan daha forsluydu. İlerde lazım olacağını düşünerek bir kenara yazdım. Hiyerarşiyi bilmek lazımdı. Sokakta hiçbir araç görünmüyordu. Kısa bir yolculuktan sonra durduk. Kalın duvarların desteklediği demir kapı yavaşça açıldı.

 

(“Nisyan” adlı yazımın taslağıdır.)

Ağır Aksak Şarkı 4

Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim. Sen bana dünyada başka bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin.

Sabahattin Ali

Bir evim yoktu. Eşyalarım gitmişti. Dönünce bir işimin olup olmayacağından da şüpheciydim. Haluk’un ne yapacağı belli olmazdı. Güzel, alımlı bir garson adayına beni siktir edebilirdi. Bu çok muhtemeldi. Aslında ben en çok meraklandıran şey, Ankara’ya beni çağıran gizemli sesti.

Acaba yanılıyor muydum? Şimdiye kadar bildiğin herşeyi unut demişlerdi telefonda. Gerçekten bir babam ve halam var mıydı? Bir ailem, benim kanımdan, canımdan insanlar var mıydı gerçekten? Kafam allak bullaktı. En iyisi biraz uyuyayım, dedim. Arkama yaslandım. Koltuklar yumuşacıktı. Babam, daha doğrusu beni oğlu sandıkları kişi işi biliyormuş diye geçirdim içimden. Lakin önce kafama takılan bir şeyi sormalıydım.

“Aiziz Bey?” dedim. Dikiz aynasından bana baktı.

“Bana ismimle de hitap edebilirsiniz. Rahmetli öyle yapardı.” dedi.

“Peki, Aziz, sana bir şey sormak istiyorum.”

“Sizi dinliyorum.”

“Beni en son gördüğünüzde el kadar olduğumu söylediniz kafede. Ne zamandan bahsediyordunuz?”

“Doksanlar, Eflal Bey.”

“Yani?”

“Sizin İstanbul’a bıraktığım gün.”

“Nasıl yani?”

“Sizi İstanbul’a ben bıraktım. Anneanneniz, Aylin Hanım’a.”

Aylin Hanım! Bu isim içimde bazı şeyleri kımıldattı. Üzüntü değil. Sadece şaşkınlık ve merak. Hafızamın tozlu raflarında yer etmiş bir isim. Altı yaşındayken beni bırakıp gitmişti. İlk kaybın ne demek olduğunu o zaman öğrenmiştim. Ölüme dair ilk fikirlerim o zaman oluşmuştu küçük yüreğimde. Hayal meyal hatırlıyorum. Kötü hastalıktan diyorlardı. Kötü hastalıktan ölmüş. Kötü hastalık… Neydi ki kötü hastalığı? Küçükken sormak aklıma gelmemişti. Bir insanın ölümüne neden olan tüm hastalıklar kötü hastalıktır nasılsa, diye düşünmüştüm annemin mevlüt pilavıyla oynarken. Küçüktüm.

“Peki neden bizi İstanbul’a bıraktın?”

Sessizlik.

Sanırım adam konuşmayı sevmiyordu. Ya da bu konuları konuşmayı sevmiyordu. Üzerine gitmek istedim. Belki cevap verirdi.

“Aziz Bey?” dedim.

“Efendim.” dedi.

“Bir şey sordum?”

“Eflal Bey, bu konuları halanızla konuşsanız daha iyi olacak.”

Bana bahşedilen gücü biraz kullanmak istedim. Sonuçta zorla almamıştım. Onlar vermişti.

“Ben senin eski patronunun oğlu muyum?” dedim.

“Evet. Şu an da sizin emrinizdeyim.” dedi.

“Peki o zaman neden beni savsaklıyorsun?”

“Savsaklamak değil de…”

“Ne o zaman?”

“Eee…”

“Eee ne?”

“Bu konuda bana kesin talimat verildi. Ayrıca bunları size anlatacak doğru kişi değilim. Boşboğaz biri olsam onlarca senedir bu işi yapıyor olmam.”

Sustum. Sonra takdir ettim. Bana verdiği cevapları, terslemeleri bir kalemde sildim. Helal olsun lan, dedim, işte sorumluluk sahibi bir adam. Rahmetli işini bilen adamlarla çalışıyormuş.

Bizi İstanbul dışına en hızlı atacak olan yola girecektik.Lakin bür türlü girmek nasip olmuyordu. Trafik vardı. Her gün adım adım dışa doğru büyüyen; bir ucunda Sakarya’ya, diğer ucundan da Tekirdağ’a bağlanan şehirde trafik günün ritüeli haline gelmişti. Ben alışıktım. Ayrıca aracı kullanan da ben değildim. Zaten birazdan da sızardım. Açıkçası bu olanların hiçbiri de umrumda değildi. Ucunda para olmamış olsa, hayatta bu yola çıkmazdım zaten. Çünkü para önemli şeydi. Benim durumumda biri içinse her şeydi.

Koltuğun ısıtmasıyla ısınmaya başlayan kıçımın verdiği uyuşuklukla uyuyakalmışım.

***

Uyandığımda Bolu’ya gelmiştik. Gelmiş ve kalmıştık. Her yer bembeyazdı. Gidemiyorduk. Tünel kapatmışlardı. Bir devlet büyüğünün eniştesi mi ne geçiyormuş. Bolu dağın tepesine tırmanmaya çalışan diğer araçlar gibi biz de öylece bekliyorduk. Bazen önde bir araçlık boş yer açılıyordu, onu dolduruyorduk. Neden tüneli kullanmamıştık ki? Muhtemelen bir hastanenin morgunda beni bekleyen babamı düşündüm. Daha doğrusu babam olduğu iddaa edilen kişiyi. Neden bırakmıştı ki beni? Bir insan çocuğunu nasıl terk ederdi? Hadi terk ettin diyelim; neden hiç ilgilenmemişti? Bir köpek alınca bile onun sorumluluğunu hisseder insan. Mesela ben, kedi alacaktım; kendime bile bakamadığım için ölür diye korktum. Sen hiç mi korkmadın be adam?

Eğer hayatta olsaydı bu soruları ona tek tek sorardım. Tabii gerçek babamsa…

Bir süre arabanın önündeki multimedya sistemini inceledim. Bir kaç film vardı. Biraz da şarkı. Eski şeyler. Sanırım rahmetliden kalma. Sıkıntımı atamamanın vermiş olduğu rahatsızlıkla kıvranırken aklıma konuşmak geldi. Gerçi pek konuşkan biri gibi değildi ama bu yol da kolay bitecek gibi değildi.

“Bu araba burayı tırmanır değil mi?” dedim.

“Anlayamadım?” dedi.

“Yani diğer arabalar gibi yolda kalmayız. Değil mi?”

Dikiz aynasından bana baktı, yüzündeki alaycı bir gülümseme vardı. Uyuz olmuştum. O an, sol yumruğumla burnunu bademciklerine kadar sokasım geldi. Ama kendimi tuttum. Biraz daha uzun öyle baksaydı kesin yapardım, ama kısa kesti.

“Teknik bakımdan yolda kalan arabaların dört katı daha büyük motora sahip. Aracın kış bakımları da yapıldı. Yani kalmayız, merak etmeyin. Ayrıca bu yoldan çok geçtim.” dedi.

“Rahmetli de arabanın iyisini biliyormuş.” dedim.

“Öyle. Sürekli, araba bir erkeğin sahip olabileceği en önemli şeydir, derdi. Zaten bu modeli de Almanya’dan getirtti.”

“İyi kazanıyordu o zaman. Ne işle ilgilenirdi?”

“Murat Bey, çok farklı iş dallarıyla ilgilenirdi. Enerjiden, inşaata; makineden, madenciliğe bir sürü iş kolunda faaliyet gösteren bir şirketin sahibiydi.”

Bir an için biri benimle dalga geçiyor sandım. Hatta rüyada olduğumu düşündüm. Rüyadaysam hiç uyanmak istemedim. Rüyadaysam, bu an ölmeli; ruhum bedenimden çekilip benliğimi kof bir ceviz tanesi gibi bırakmalıydım. Yirmi iki yaşında bir babam olduğunu öğreniyor, daha da önemlisi ardında hayatımda görüp göremeyeceğim bir servet bırakıyordu. Umarım babam bu adamdır ve umarım ölmüştür, diye geçirdim içimden. Normalde olsa sırf bu yüzden kendimden utanırdım. Ama bu sefer utanamdım. Çünkü kendimi haklı görüyordum. Acaba daha önce görmüş müydüm? Yani dergide, konuşmada, panelde falan.

“Tanınmış bir yüz müydü rahmetli?” dedim.

“Ne yönden?” dedi.

“Yani, gazetelere, dergilere çıkar mıydı?”

“Bazen üniversitelere konferanslara giderdi. Bazen de iş adamları toplantılarına falan katılırdı. Görmüşsünüzdür belki.”

“Belki de.”

Sıkışan yol yavaş yavaş açılmaya başlamıştı. En azından yavaş da olsa ilerliyorduk. Tünel açıldıktan sonra sinek avlayan; eski, parlak günlerini mumla aradıktan sonra bundan sıkılan, yok fiyatına el değiştiren et lokantalarını ardımızda bırakıyorduk. Bir süre sonra yol açıldı. Midem gibi. İyiden iyiye acıkmıştım.

“Ya Aziz Bey, bir yerde durup yemek mi yesek? Şurada Ankara’ya ne kaldı ki zaten? Oturalım bir yere, şöyle güzel bir karnımızı doyuralım. Üzerine de çay, tatlı falan? Ne dersin?”

“Siz nasıl uygun görürseniz.”

“İyi, gözüne kestirdiğin ilk yere girelim.”

Yanımda hiç para yoktu. Aslında sadece yanımda değil; kıyıda köşede, hiçbir banka hesabımda da para yoktu. Şöförüme güveniyordum. Kafede masaya vurduğu tomarın görüntüsü gözümün önünden gitmiyordu. Yine de bir soralım, dedim. Emin olmak lazım.

“Aziz Bey, ben kafede birikmişimi almaya unuttum. Senin yanında yeterince para var değil mi?”

“Var bir kaç bin lira üzerimde. Yol için lazım olur diye almıştım.”

Bir kaç bin lira! Vay anasını! Tüm mütevaziliğime konuşmaya devam ettim;

“İyi yapmışsın. Bir yemeklik harcasak problem olmaz herhalde?”

“O nasıl soru. Bu para zaten sizin. İstediğiniz kadar harcayabilirsiniz.”

Daha önce birinin ölümüne bu kadar sevineceğim aklıma gelmezdi. Gülmemek, kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum. Çiğlik olurdu. Hatta çiğlik de değil, düpedüz orospu çocukluğu olurdu. Lakin ilk defa o an geleceğe dair umutlu hissettim. Yavaş yavaş, ilk başta bana saçma gelen bu duruma alışmaya başlamıştım. Hatta alışmaya ve hakikatin de bana söylenen gibi olmasını istedim. Dua ettim. Allah’In sevgili kuluydum.

Hayatım boyunca her daim bir ebeveynin yokluğunu hissettim. Herkesi okula uğurlayan biri vardı. Anneleri. Babaları. Hatta okula bırakanları vardı. Veli toplantılarına gelen, bayram müsamerelerine katılan, hastalanınca hastaneye götüren, çocuklarıyla kavga eden oğlanlara diş bileyen, çocuklarının gelecekleri için ömürlerini heba eden anne ve babalar… Her sene sınıfımıza yeni gelen öğretmenler annemin, babamın ne iş yaptığını sorardı. Gözlerimi yumar, kafamı sıraya yapıştırırdım. Sıra bana gelmesin isterdim. Ölmek için dua ederdim. Çünkü verecek cevabım yoktu. Çünkü annem ve babam yoktu. Kimse yoktu. Hiç kimse. Üzülürdüm. Bir an babamın gerçekten olduğunu düşündüm. Gerçekten olduğunu ve öldüğünü. Tam tutacakken kaybedilen bir hazine gibi. Prius zaferi gibi. Korktum. Hayatımda ilk defa o an korktum. Kimsesiz kalmaktan korktum. Zaten kimsesizdim, lakin yeni kaybettiğim, daha doğrusu öğrendiğim bir bilgiyi kaybetmekten korktum.

Camı açtım. Akıp giden, biraz da içeri hucum eden soğuk havaya aldırmadan elimi camdan çıkarttım. Ellerimden süzülen dağ havasını okşadım. Bir kediyi okşar gibi. Gözlerimi kapattım. Hiçbir şey düşünemiyordum. Hiçbir şey düşünemediğimi düşünmeye çalıştım, o da olmadı.

Sağa yanaştık. Bilmembirşeyinoğlu et lokantası yazan tabelanın altına park ettik. Bir süre çalışan motoru dinledikten sonra arabadan indik. Binince çıkardığım kabanımı yan koltuktan aldım. Hızlıca üzerime giydim. Oturmaktan ayaklarım, götüm uyuşmuştu. Bir kaç kere ayaklarımı yere vurduktan sonra açılırdı nasılsa. Öyle yaptım. Öyle de oldu.

Taş merdivenden yavaş yavaş yukarı çıktık. Normal zamanda sinek avlayan, böyle tamirat, bakım zamanları da eleman azlığından layığıyla servis yapamayan bir yerdi. Yani, öyle gözüküyordu. Cam kenarındaki ayaklanan masaya doğru yürüdük. Kalkan müşterilerin yerine oturduktan sonra bir süre masanın silinmesini bekledik. Hiç konuşmadık. Açtım. Tombalak bir garson elindeki bir menüyü masamıza bırakıp gitti. Köfte yiyecektim. Şöförüm de köfte yiyecekti. İyi, dedim. Söyleriz bir kilo köfte, yeriz. Yetmedi bir tane daha söylerdik. Bundan bir gün önce olsa, bir porsiyon söyler; ekmekle karnımı doyururdum. Şimdi ekmek bile yememe gerek yoktu. Param vardı nasılsa. En azından bir süre vardı. Sonuçta er geç benim aradıkları kişi olmadığımı anlayacaklar, bir otobüse bindirip göndereceklerdi. Belki otobüs paramı bile vermezlerdi. Çemkirir, yırtınır bir şekilde alırdım. Ben dedim, derdim. Siz beni getirdiniz. Beni dinlemediniz. Tuttunuz getirdiniz. Sizin yüzünüzden. Pisler.

Bir süre sonra önümüze bırakılan köfte tabağını konuşmadan yedik. Yağlı yağlı, az pişmiş, ideal baharatlı… İnsanın yedikçe yiyesi geliyordu. Neşelenmeye başlamıştım. Yanımızdan geçen garsonu kolundan tutup kendime çevirdim. Elinde bir tabak köfte vardı. Bırak buraya, dedim. İtiraz edecek oldu, izin vermedim. Hadi anacım, hadi canım. Yoğurt falan yok mu, onları da getir de şöyle güzel bir yemek yiyelim, sabahtan beri açım. Onaylar gibi kafasını salladı. Köfteyi de götürdü. Götlek pezevenk, diye geçirdim içimden.

Şöförümü bana bakarken yakaladım. Yüzünde tatlı bir gülümseme vardı. Ben de ona baktım. Rahatsız eder gibi. Bir süre sonra konuşma gereğini düşündü.

“Babanıza benziyorsunuz.” dedi.

“Ne yönden?” dedim.

“O da böyle yemek yemeyi çok severdi.”

Umursamadım. Nasıl olsa herkes yemek yemeyi sever, diye düşündüm. Yemek yemek güzel şeydi çünkü. Canın mı sıkıldı, yemek ye geçerdi. Arkadaşına mı kızdın, söyle bir lahmacun geçsin. Karınla mı ayrıldın en yakın mezeciye yaylan.

“Yüzünüz de babanıza çok benziyor.” dedi ve ekledi, “Allah ömrünü benzetmesin.”

Susmaya niyeti yoktu.

Bir süre sonra önümüze doldurulan yemeklere bakmaya başladım. İştahım kaçmıştı.

 

(“Nisyan” adlı yazımın taslağıdır.)

Ağır Aksak Şarkı 3

Hayatın kendisi bir alıntıdır.

Borges

İtiraz edebilir miydim, bilmiyorum. Kısa bir durum değerlendirmesi yaptım. Önümde hayatımda bir arada göremeyeceğim miktardaki bir meblağı masaya çıkarmış, şöförüm olduğunu iddaa eden bir adam vardı. Ölmüş, soğuk bir morgda beni bekleyen, babam olduğu iddaa edilen bir de ceset bulunmaktaydı. Hepsinden garibi, bir de hala çıkmıştı ortaya. Ankara’ya gitmem karşılığında kapanacak borçlarım vardı, ki işin en güzel yanı da buydu, ben bu borçları üç hafta tam zamanlı çalıştıktan sonra bile kapatamazdım. En az üç beş ay çalışmam lazımdı. O da, herşey yolunda giderse…

İyi, dedim. “Gidelim Aziz Bey.”

Olduğuma inandıkları kişi gibi davranacaktım. Bana yaptığı terbiyesizlikleri bir kenara yazıp ayağa kalktım. Para görünce biraz götüm mü kalktı acaba, diye düşündüm içeri girerken. Yok canım, olmazdı öyle bir şey. Belki de olurdu. Bunu düşünmek erken diye geçirdim içimden.

Aziz Bey biraz arkamdaydı. İçeri girdikten bir süre sonra bir köşede durdu. Herhalde tüm şöförler böyle yapardı diye düşündüm. Kısa süreliğine de olsa bu muameleye alışmam lazımdı. Patronun masasına yürüdüm. Babamın öldüğünü söyleyecektim. Bir süre izin alacaktım. Cenazesiydi taziyesiydi bir süre çalışamayacaktım. İzin verirdi. Vermezse istifa ederdim. Gelince yeni bir iş bulurdum adnan deve değildi ya?

Dedim, Haluk Bey babam öldü, Allah rahmet eylesindi, eylesin dedim, cenazesi olduğunu da kurduğum cümlenin sonuna ekledim,  şaşırmadı her ölen insanın gömüleceğini biliyordu, iyi dedi, acilen gitmem lazım dedim, gidin dedi. İşlerinizi hallettikten sonra dönersiniz.

Ayağa kalktım. Belimde bağlı olan saçma örtüyü çıkarıp personel oldasına indim. Bir saat önce hızlıca çıkardığım giysilerimi giydim. Aynada ellerimle saçlarımı taradım. Bir boka benzemediler. Alışıktım, şekil almayan, asi saçlarım vardı. Üst kata çıkıp patronuma iyi günler dileklerimi diledim ve dışarı çıktık.

“Eflal Bey, araç bu tarafta. Burada park edecek bir yer olmadığı için arka sokağa park ettim.” dedi şöförüm. İyi dedim, sen al gel. Ben de şuracıkta biraz oturayım. Kafenin iki kişilik masalarından birinin sandalyesini çevirip oturdum. Düşünüyordum. Nereye gidiyordum? Ne yapıyordum? Bu işin sonu nereye çıkacaktı?

Yanımda duran siyah arabanın kirişindeki üçlü “M” ambleminin parlaklığıyla irkildim. Uzundu. Siyah, temiz, geniş, heybetli… Ve asil. Araba, önden arkaya doğru yavaşça kıvrılıyor, geçtiği sokaklarda, onu gören insanların suratında içinde önemli bir insanı taşıdığı izlenimini bırakıyordu. Öyle her yerde görülebilecek bir şey değildi. Bir derginin kapağında. Lüks segmentin en güzel arabalarından biri seçilmişti. Her ne kadar altı yedi haneli rakamlarla birlikte telaffuz edilse de, benim için paha biçilemezdi.

Hususi arabaya binmek gibi bir alışkanlığım yoktu. Çünkü arabam yoktu. Gideceğim her yere Dolmuşla, otobüsle, trene, metroya, metrobüse binmiştim. Hiç arabamız olmamıştı. Öyle arabasına binecek kadar samimi olduğum bir arkadaşım da yoktu. Beni pikniğe götürecek bir akrabam da yoktu. Bu yüzden, görgüsüzlüğüm belli olmasın diye arabayı incelemeden, hatta hiç bakmadan yavaşça arka kapısını açıp oturdum. Sanki her gün böyle bir arabayla seyahat ediyormuş gibi.

Barlar sokağına gidelim, dedim. Bilmiyorsan tarif edeyim. Gerek yok, dedi. Bir kaç tuşa bastıktan sonra konsoldaki koca ekranların birinde harita belirmişti. Güzergahtan on dakika uzaklıktaydık.

***

Sokağın başına geldiğimizde şöförüme köşedeki sucunun önüne park edebileceğini söyledim. Bugün dükkan açmamıştı. Herhalde onun da babası ölmüştü. Ya da annesi. Ya da her kimse. Apartmandan içeri girip bir alt kata indik. Cebimden çıkardığım anahtarla kapıyı açmaya çalışıyordum. Yine tutukluk yapmış olmalıydı. Arada yapardı. Anahtarı alır, biraz yağlayıp takınca açılırdı. Moralim bozuldu.

“Burada mı yaşıyorsunuz?”

Konuşan şöförümdü. Bir an için göğsümde sıkıntılı bir eziklik hissettim. Bu yüzden daha önce kimseyi eve çağırmadığımı hatırladım. Sonuçta köpek bağlasan durmaz bir yerdi. Eve, vapura yakın olduğu; kirası da bir öğrencinin ödeyebileceği seviyede olduğundan burayı tutmuştum.

Birlikte üst kata çıktık. Müstakbel kiracımdan birazcık yağ alıp anahtarımı yağlayacak, kapımı açacak, yolculuk için bir kaç eşya alacak ve gidecektim. Zile bastım. Açan yoktu. Bir daha bastım. Kapının dürbününden yansıyan ışığın bize göz kırpmasını izledikten sonra, ağır ağır dönen kilit sesini dinledim. Tüm yaşlılar ayin yapar gibi kapı açmak zorunda mıydı? Apartman boşluğunda yankılanan iki nefes alma ve verme sesini. Kapı açıldı. Loş koridorda gözümü alan ışığa alışmak için bir kaç kere gözlerimi kırptım.

“Ayşe teyzecim, rahatsız ediyorum ama, birazcık sıvı yağ alabilir miyim? Anahtarı yağlayacağım.” dedim.

“Neden?” dedi.

“Çünkü eve gireceğim.” dedim.

“Neden?”

Asabım bozulmaya başlamıştı.

“Çünkü orada oturuyorum.” dedim.

“Hayır. Aylardır kirayı ödemediğin için bu sabah, sen çıktıktan sonra kilidini değiştirttim. Yani artık orada oturmuyorsun.” dedi.

Haklıydı. Aylardır kirayı ödemiyordum. Açıkçası böyle bir muameleyi bekliyordum. Ama bu kadar da erken değil. Tatilde alacağım paranın bir kısmıyla borcumun birazını kapatıp bu konuşmayı ötelemek gibi bir amacım vardı. Kısmet değilmiş. Neyse, dedim içimden. İlk defa kapının önüne konmuyordum.

“Peki, bari açın da eşyalarımı alayım.” dedim.

“Hangi eşyaları?” dedi.

Anlayamamıştım. Zaten evi eşyalı kiralamıştım. Eskiciden hurda fiyatına alınmış, bir kaç koltuk, bir yatak, üç beş mutfak malzemesi ve dolaptan ibaretti hepsi. Bu yüzden pek eşyam yoktu. Biraz kitap, kıyafetlerim, elden düşme aldığım bilgisayarım falan.  Konuşmaya devam etti:

“Ben sattım hepsini. Akmasa da damladı bir şeyler. ” Bir adım geri çekilip arkasındaki koliyi göstererek, “Burada da notların ve bir kaç kitabın, bir kaç kıyafetin var.”

Sustum. Sustum sadece.

Söyleyecek bir şey yoktu.

Konuşacak bir şey yoktu.

Bir anda içime tarifi imkansız bir şey çöktü. Koyu, boğucu bir duman. Hayallerimi, düşüncelerimi; hafızamdaki, ruhumdaki her şeye ağır ağır çöken ve içine hapseden bir duman. Dondum kaldım. Arkamı döndüm, tam gidecektim ki; ani bir hareketle eve girdim. Kadın kendini geriye doğru attı. Yüzüne baktım, gözleri kocaman olmuş baban bakıyordu. Korkmuştu. Bir süre üzerine gideyim, diye düşündüm. Değmezdi. Az önce gösterdiği koliyi kucakladım. Hafifti. Demek ki bir şey kalmamıştı. Her şeyimi üç kuruşa satmıştı. Kapıdan geçerken eşikteki mermere takıldım, tam düşecekken şöförüm kolumdan tuttu. “Verin ben taşıyayım.” dedi ve herhangi bir cevap beklemeden elimdeki koliyi aldı.

Apartmandan çıkarken duyduğum son ses kapı sesiydi.

 

(“Nisyan” adlı yazımın taslağıdır.)

Ağır Aksak Şarkı 2

Artık ne arzum kaldı, ne de kinim. İçimdeki insanı yitirdim.

Sadık Hidayet

Herşeyi olduğundan daha kötü yapan bir şey varsa o da parasızlıktı. Anneannemin öldüğünde ondan arta kalan tek şey, bodrum katı bir ev oldu. Ne emekli maaşı, ne bir şey. Salt nemden oluşmuş dört duvar.

Bir süre sağdan soldan halime acıyan komşuların getirdikleriyle idare ettim. Daha sonra o da kesildi. Bir çarşamba günü, öğlene doğru da tüm param bitti. Önce inanmadım. İnanamak istemedim. Bir hırsla evin dört bir yanını aradım. Çekmeceleri çıkarıp arkasına; döşemeleri söküp altına; kapı kenarında duran eski püskü halımızın içine, pervaz içlerine, pembe bir kumaşa sarılı bohçamsı şeye… Anneannemin ölmeden önce bir yerlere zulaladığı; en azından zulalaması gerektiği, meblağı aradım. Yoktu. O gün karşıda olan üniversiteme derse gidemedim. Yaz olsa boğazı yüzerek geçmeyi deneyebilirdim ama değildi. Bu yüzden tüm gün evde oturdum. Oturdum ve ne yapacağımı düşünmeye başladım. Son çare; sağı solu aramak için telefonumu kurcaladım. Her ne kadar insanlara minnet etmekten nefret etsem de, içinde bulunduğum şartlar altında bunu umursamıyordum. Eskilerden kalma bir kaç arkadaşla konuştum, tek istediğim birazcık paraydı. Verdiler. Ama yetmezdi. Kendi başımın çaresine bakmam lazımdı.

Part time bir iş bulabilirdim. Okulda. Akmasa da damlardı.

Öğrencisi olduğum okula, derslerden arta kalan sınırlı zamanımda çalışmak için başvuru yaptım. Kendimi biraz acındırdıktan, aldığım devlet bursundan ve hali hazırda üniversitelerinde tam burslu okuduğumu hatırlattım onlara. Kabul ettiler. Kazandığım para bedensel ihtiyaçlarıma anca yeterdi. Faturalarımı ödeyebilmek, dumanlanmak ve arada bir kafayı çekebilmek için daha fazlası lazımdı. Hafta sonları garsonluk yapmaya da o zaman başladım.

***

Yattığım yerden yavaşça doğruldum. Soğuktu. Duvarlar terlemiş, odamın zemininde ufak bir göl oluşmuştu.

Sehpanın kenarında duran telefonumu açtım. Yanında duran siyah, plastik kasa saatimi koluma takıp ayağa kalktım. Ellerimi ve kollarımı ısıtmak için aşağı yukarı salladıktan sonra bir gözüm yumuk banyoya yürüdüm. İlk niyetim duş almaktı. Lakin su ısıtıcım bozulduğu için bu fikirden hemen vazgeçtim. Geleceğe dair çocuk sahibi olma ihtimalimi ciddi oranda düşürmek; düşmese de iyi bir hasta olma riskini göze alamadım. Biraz daha dursa buz olma niyetindeki şebeke suyunda yüzümü yıkadıktan sonra odama döndüm. Üzerime hızlıca dün çıkarttığım kazağı giyip mutfağa gittim. Yine dün akşamdan kalma kabak kızartmasını ısıtırken odamdan gelen sese kulak kabarttım. Telefonum çalıyordu. Umursamadım. Nasıl olsa beklerlerdi. Önce kahvaltı yapmalıydım.

Kabak kızartması yakın gençliğime ait en canlı anı. Hatırladığım ilk şey. Büyük annemle yaptığım aile kahvaltılarının baş yıldızı. Sofralardan eksik olmayan o kuş sütümüzdü kabak kızartması. Bana her pazar günü, beynimin bir yerlerini mıncıklayıp, küçük de olsa bir aile olduğumu hatırlatan yegane uyaran.

Yarım tabak kızartma ve yarım ekmekle kahvaltımı yaptım. Çay yoktu. Kahve de. Maaşı çekince alırım acelesi yok, diye düşündüm. O zaman belki ısıtıcıyı da yaptırırdım. Hızlıca kalkıp, bulaşıkları eviyenin üzerine bırakıp, ağzıma az önce attığım ekmek parçasını çiğneye çiğneye yatak odama gittim. Kendimi yıkılır gibi yere bırakıp hızlıca şınav çekmeye başladım. Daha gençtim. Her ne kadar haddimden fazla alkol kullansam da, vücudum bu yıkımı inkar eder nitelikteydi. Ayrıca kalan hayatımı sağlıklı yaşamak gibi bir fikrim vardı. Bu yüzden vücudumu diri, uyanık tutmalıydım.

Yavaşça ayağa kalktım. Bir kaç kere olduğum yerde zıpladıktan sonra uyandığıma kanaat getirdim. Üzerime alelade giydiğim şeyleri çıkarttım. Çok üşümemek için hızlıca giyindim. Dolabımdan çıkardığım siyah kotumu ve siyah kareli beyaz oduncu gömleğimi giydim, yakasındaki düğmelere dek ilikledim, siyah postallarımı giydim, üzerime de lacivert kabanımı geçirdim, telefonumu ve cüzdanımı da lacivert kabanımın iç cebine koyup ağır adımlarla evden çıktım.

Özetle önce sınava gidecek, daha sonra okuldaki kütüphanede iki saat çalışacak; daha sonra da kafeye gidip, fazladan yazılan mesaimi ses çıkartmadan çalışıp, bitkin ve bitap bir halde eve dönecektim. En azından kafamda beliren tüm plan buydu.

Apartman kapısından çıkınca kısa bir süre etrafı inceledim. Hava kapalı ve soğuktu. Kar soğuğu. Köşedeki dükkana baktım, sucu henüz dükkanını açmamıştı. Ağır adımlarla rıhtıma doğru yürümeye başladım.

***

Saat ikiydi. Limoni geçen son final sınavından çıkmış, full time çalışmayla geçecek üç haftalık kış tatilini düşünüyordum. Zor olacaktı. Ama cebim de biraz para görecekti. Ağır adımlarla çıkmaz sokağa saptım. Bir yandan yürüyor, diğer yandan da gece ve sabah gelen telefonların muhasebesini yapıyordum. Yani, şaka olsa bir kere; hadi bilemedin iki, üç kere olur, sonra zaten çağrıların ardı arkası kesilirdi. Çünkü gülmenin doğasında bu vardı. Aranır, hızlı ve sabırsız bir kahkaha atma beklentisi içerisinde bir kaç kör topal cümle kurulur, gülüşülür ve kapatılırdı. Ayrıca, bu aramalar gizli numaradan yapılırdı. Bu numara hem açık, hem de sabırlıydı. Şaka olsa bir gecikmesi, bir sıkılması bir şeysi mutlaka olurdu çünkü. Bir daha ararlarsa açmaya karar vererek, kafeden içeri girdim.

Beş dakika geç kalmamın karşılığını beş karış surat ve bir uyarı ile alan ben; hiçbirini umursamadan yavaşça mutfağa sıvıştım. Önce bir şeyler yiyecek, ondan sonra çalışmaya başlayacaktım. Bir tabak alıp, personel için pişirilen ve her daim ocakta duran yemekten bir kaç kaşık doldurdum. Biraz pilav ve patlıcan musakka. Pilav soğuktu. Patlıcan olmasa yiyemezdim. Ayaküstü hızlıca bir kaç kaşık aldıktan sonra kapı açıldı, kim görecek diye tüm görgü kurallarından mahrum tıkınmakla meşgul ben, aniden, dünyanın en beyefendi insanına dönüştüm. En azından çalıştım. Gelen Sanem’di. Ah Sanem… Menekşe gözleri, uzun kahverengi saçları ve tanrıçalara benzer yüzüyle normal bir kadın değildi. Normal kadınlar evlenmek içinse, Sanem yanmak içindi. Yan benimle Sanem. Senin elinden gelecekse, ben yanmaya da razıydım.

Burun üstü; “Dışarda sizi soran bir bey var.” Dedi ve içeri girdi.

O değildi. En azından benimle.

Son kalan lokmalarımı yabani bir hayvan gibi ağzıma doldurup bulaşıklarımı tezgaha bıraktım. Hızlıca içeri girdim.

Kimse yoktu. Herhalde dalga geçti, diye düşündüm. Üzerinde durmadım. Çünkü duracak bir şey değildi. Beni, üç beş dostum dışında, kimse sormazdı. Ne ev arkadaşım vardı, ne de bir evcil hayvanım. Yalnızdım. KIsa bir süre, birisi tarafından merak edilmenin sarhoşluğunu yaşamış olsam da özüme dönüp işimin başına geçmeliydim. Zaten geç gelmiştim.

Bahçeyi turlamak, müşterilerden arta kalanları toplamak için boş bir tepsi alıp kapıdan dışarı fırladım.

Kapını karşısındaki masadan bir el kalktı. Siyah bir takım giymiş, otuzlu yaşlarını aşmış, genç sayılabilecek bir adam. Öğrendiğim bir şey varsa, böyle adamlarda iyi para olduğuydu. Hali hazırda çalışanı, yahut kölesi, olduğum mekan; anadolu yakasının en güzel yerlerinden biri olduğu için böyle insanlar müessesemize sık sık gelirlerdi. İyi bir ilgi ve güleryüzle haftalığım kadar bahşişi tereddüt etmeden arkalarında bırakabilirlerdi. Bulaşıkları siktir edip hızlıca yanına intikal ettim. Tüm güler yüzümle ve misafirperverliğimle yanına intikal ettim ve “Hoş geldiniz!” dedim.

Hoş bulmuştu.

“Ne alacaksınız?” dediğimde aldığım cevap netti. Bir eflal bey, ismimin baş harfi ve ünvanım küçük, bir de orta şekerli türk kahvesi alacaktı.

Her ne kadar parasını verdikten sonra itikadi mezhebimi bile değiştirecek olsam da, gayriihtiyari sordum; “Eflal Bey?”

Burada çalışan bir elemanmış. Görüşmesi gereken bir konu varmış. Çabuk haber vermeli, fazla soru sormamalı, işime bakmalıymışım. Bir cümlede üçten fazla sözlü, sayısızca sözsüz azar. Alışmıştım bunlara. Hayat insanlara neleri alıştırmıyordu ki?

Peki diyip içeri girdim. İyi bir tip bırakacaksa bana hakaret etmesine bile izin verebilirdim.

Bazen bazı anlar olur; bağlı bulunduğu, bildiği dünyası yerle bir olur insanın. Bazen isteyerek, bazen de tamamen tesadüfen bu anları yaşar; yaşadıktan sonra da pişman oluruz. Hayatımıza bir anlam katmak için çalışıp çabaladığımız hayatımızın basit tanımını anlayıveririz. Her nasılsa, gözümüzün önünde epeydir duran bu anlam bizden tüm çaba ve çalışmalarımızı bir çırpıda alıverir. Hiç bir şey yapamaz, hareket dahi edemezsiniz. Sadece izlersiniz. Bilmiyorum. Şimdilerde o masaya oturduğum için pişman mıyım, bilmiyorum. Bildiğim tek şey var, bunlar olmasa belki de bu durumda olmazdım.

Elimde bir fincan kahve, siyah takımlı adamın önüne oturdum. Kahveyi yavaşça önüne koyup derin bir nefes aldım. Yavaşça kafasını kaldırdı, yüzüme dik dik baktı ve “Pardon?” dedi.

“Orta şeker bir kahve, ve Eflal. Yani ben. Ne söyleyecekseniz lütfen hızlı olun. Yapmam gereken işler var.”

Küçüklükten beri meşgul görünmeyi severdim. Her daim bir işim olur yoksa da kendime bir iş yaratır, çevreme meşgul ve çalışkan bir insan izlenimi vermeyi çok severdim. Şimdi de öyle yapmamak için önümde bir engel yoktu. Yavaşça telefonunu çıkardı; cebinden çıkardığı siyah deri kaplı küçük not defterinde yazan numarayı tuşladı ve telefonu kulağına koydu.

Telefonum çalmaya başlamıştı. Hay aksi, dedim kendi kendime. Çalışırken telefon taşımak yasaktı. Belli ki benden önce çalışan birileri, çalışmak yerine telefonla konuşmaya kendini kaptırmış; hali hazırda kafe sınırları içerisindeki hükümdarımız da bu durumdan hiç hoşlanmamış olacak ki, kullarına böyle bir kural getirmişti.

Adam yavaşça yüzüme baktı. Gözlerine baktım. Korku vardı. Çaresizdi. Vazifesini layığıyla yerine getirememiş herhangi biri gibiydi. Doktor, asker, polis… Yavaşça başını öne eğdi.

“Eflal Hidayet?” dedi.

Bendim tabii, ama kim olduğumu sandığını bilmediğim için hemen cevap vermedim. Yanlış kişi de olabilirdim. Sonuçta isimler, hatta baba ve anne isimleri bile benzediği için çıkan karışıklıktan tüzel kişilikler bile fazlasıyla sıkılmış; devletimiz de yıllar önce sayılı sisteme geçmişti. Herkesin bir sayısı vardı. Belki de benim sayımdan iki kişide vardı. Devlet bile beni silmişti. Acaba dünkü telefonla bu adamın bir bağlantısı var mıydı?

“Benim sanırım.” dedim.

Birdenbire karşımda oturan adam, kendinden beklenmeyecek bir biçimde ayağa kalktı ve el pence,  kendini tanıtma ihtiyacı hissetti:

“Ben Aziz, rahmetli babanızın şöförüydüm. Çok özür diliyorum. Siz olduğunuzu bilemezdim. Sizi en son gördüğümde ufacık bir bebektiniz.”

Sesi istemsizce yüksek çıkıyordu. Yan masada oturanlar bize doğru baktılar. Zaten öğleden sonrası tenhalığı olan kafede kalan son iki müşteriyi de kaybetmemek için elimle oturmasını işaret ettim. Zaten bir kaç dakikadır burada oturduğum için sevgili patronumun dikkatini fazlasıyla çekmiştim. Hızlıca bu adama, bir babamın olmadığını; dolayısıyla ölebilecek de kimsenin olmadığını anlatıp işimin başına dönmem gerekliydi.

Derin bir nefes alıp konuşmaya başladım:

“Öncelikle rahatlayın. Ben sizin aradığınız Eflal değilim. Çünkü benim babam yok.”

Bir an durdu, kısa bir nefes aldı.

“ Siz Eflal Bey değil misiniz?” dedi.

“ Eflal’im.” dedim. “Ama aradığınız kişi miyim, ondan şüpheliyim.”

“ Efendim, başınız sağ olsun. Sanırım rahmetli babanızın kardeşi, yani halanız, sizinle iletişime geçmiş.”

Yavaş yavaş taşlar yerine oturmaya başlamıştı. Dün beni arayan numara halam; yani beni sandıkları kişinin halasıydı. Beni aramış, bugün de yanıma birini göndermişlerdi. Peki iletişim bilgilerimi nerden bulmuşlardı?

“Bakın, Aziz Bey, siz başka bir Efla’i arıyorsunuz galiba.  Yani, ben de Eflal’im lakin sizin aradığınız başka Eflal olmalı. Mesela gerçekten babası olan. Benimle  boşuna vaktinizi harcamayın.”

Tam yavaşça kalkacakken masamdaki kolumda bir ağırlık hissettim. Adam elini koluma bastırmıştı. “Oturun lütfen.” dedi. Gergindim. Çocukluktan beri yalnızdım. Ne mahalle kavgalarında beni koruyacak bir abim, ne de haksızlıklara karşı beni arkasına alacak bir babam vardı yanımda. Her türlü dış tehditlere karşı da kendimi korumaya alışkındım. Durumu hızlıca gözden geçirdim. Otuzlu yaşlarını aşmış, iyi giyinimli ve fit biri vardı karşımda. Ben de gençtim. Kimsesiz büyüyen herkes gibi de iyi dövüşüyordum. Ve de atletiktim. Kolay olmasa da onu alt edebilirdim. Hatta zor da olsa; bir iş adamını ona saldıran bir serseriden korumak isteyen, o an yoldan geçen sonradan çıkma bir kaç fedaiyi de yere indirebilirdim. Lakin yanlış yer ve yanlış zamandaydım. En azından şimdilik gerilimi tırmandırmamak adına yavaşça yerime oturdum. Lakin asabım bozulmaya başlamıştı.

“Bakın, size iyi aramalar. Lakin ben aradığınız kişi değilim. Şimdi lütfen kolumu bırakın, çünkü yapacak gerçek işlerim var. Ölen ölmüş. Allah geride kalanlara sağlık versin.”

Dinlemedi. Böyle insanlar vardı. Çevremde de gerçek hayatta da laf anlamayan; iyi kötü tüm kararları kendi veren ve uygulayan; yol kapalı olsa da sonuna kadar gidip bir çıkış yolu olmayınca geri dönüp ilk sapaktan başka bir yola sapan insanlar… Beni tanıyormuş, el kadar bebekliğimi görmüş. Götümü yesin.

“Evet ölen öldü. Ailede de cenazeyi yıkayacak sizden başka kimse yok. Benimle gelmeniz lazım.”

Hoppala! Bir de cenaze çıkmıştı başımıza. Bir babam olduğunu çok geçmeden öldüğünü, daha sonra da yıkamamam gerektiğini öğrenmiştim. Dur bakalım, dedim içimden. Daha ne saçmalıklar duyacaktım.

“Gelmiyorum.” dedim. “Sorumluluklarım var benim. İşim, gücüm var. Hayatımı idame ettirebilmek için para kazanmaya ihtiyacım var. Borçlar, birikmiş kiralar kendi kendine ödenmiyor.”

Sol elini ceketinin cebine sokup bir tomar para çıkarttı. Bir santimetreden fazla kalınlığa sahip iki yüzlük banknotlar balyası. Hayatımda bir arada göremeyeceğim türden bir görüntü. Yavaşça masaya koydu.

“Haddim olmayarak size bunu vermek istiyorum. Nakit ihtiyacınız için. Babanızın parasını ben taşırdım. Sonuçta bu da sizin paranız. Beraber gidelim, işlerinizi halledelim ve yola çıkalım. Hatta iyisi mi, sizi evinize bırakayım; bana alacaklıların bir listesini ve meblağları belirtin, ben ödeme işlemlerini hallederken siz de hazırlanın, ben gelince de yola çıkarız.”

Dilim tutulmuş, onun aksine zihnim açılmıştı. Bir babamın olmasını; daha da iyisi ölmesini o an çok istedim. Hatta olması yeterliydi. Öldürmem gerekirse ben öldürürdüm. Üç beş sene yatar çıkardım. Yeter ki bu paradan daha olsun. Zaten memlekette beş senede bir af çıkıyordu.

Telefonum çalmaya başladı. Gece arayan numara.

“Evladım,” dedi, “Beni bir dinle lütfen. Sonra kapatırsın.

“ Buyurun, dedim, sizi dinliyorum.”

“ Şimdiye kadar bildiklerini unut. Tamam zor olacak ama unutmaya çalış. Aziz Bey sana ulaştı mı?”

“Evet, yanımda.” dedim. Şaşkınlıktan tutulan dilimi yeni yeni çözülürken.

“Tamam, şimdi onunla birlikte Ankara’ya gel. Sana herşeyi birer birer anlatacağım.”

 

(“Nisyan” adlı yazımın taslağıdır.)

Ağır Aksak Şarkı

“Ben iç dünyama dönüyorum.

Orada hayal kırıklığına yer yok.”

Oğuz Atay

Babam öldüğü gün bir babamın olduğunu öğrendim. Kendini kısaca köksüz bir bitki olarak hayal eden benim için bu büyük bir sürpriz olmuştu. Garipti. Garip ve bir o kadar tuhaf… Tüm ana duyguları sırasıyla yaşatan bir gariplik. Yolda para bulan; en yakın bakkala tüm abur cubur reyonunu satın alma umuduyla giden; paranın sahte olduğunu öğrenen bir çocuğa yakındı hissettiklerim.

Bir süre öylece kalakaldım. Rutubet kokan, eksi birinci kattaki evimin salonunda; amaçsızca televizyonu karıştırdığım sırada işi düşen insan müsveddeleri ve bir kaç tanıdık dışında da kolay kolay çalmayan; hatta şarjı bile iki günden önce bitmeyen akıllı telefonumun o gün, o gece, tam o saatte çalmış ve babamın öldüğünü söylemiş, en kısa sürede Ankara’ya gelmem gerektiği, uzun kurulan taziye yüklü cümlelerin sonuna iliştiriverilmişti.

Umursamadım. Biri beni işletiyor sandım önce. Gece gece, işsiz güçsü bir genç yahut aptallardan oluşmuş bir arkadaş grubu rastgele bir numara çevirmiş; milyonun üzerinde bir ihtimal gerçekleşmiş ve benim numaram denk gelmiş diye düşündüm. Olmayacak şey değildi. Bu hayatta insanın başına neler neler geliyordu… Yanlışlıkla başa düşen ve adam öldüren gaz kapsülleri, saksılar, kiremitler; çalışanların dediğine göre, ufacık bir hata sonucu oluşan; lakin hakikatte ciddi ihmallerin yol açtığı; her gün, evlerine ekmek götürmek için vücudunda kuru bir yer kalmayana kadar çalışan insanların ölümüne neden olan kazalar; kör kurşunlar…

Şans eseri yaşadığımız bu ülkede benim telefonumun çalıp; babamın ölüm haberini almak çok büyük sürpriz sayılmazdı.

Tüm soğuk kanlılığımla, bir kaç okkalı küfür savurup güneş görmeyen evimin tek odası olan yatak odama; sabahtan beri yatmamı bekleyen nemli ve soğuk yatağımla; sabahtan beri uyumayı bekleyen bedenimi buluşturdum. Uykuyla uyanıklık arasındaki o kısacık anda, ruhumun bedenimden geçici olarak çekildiği o anı beklemeye başladım.

***

Saat beş’e geliyordu. Vardiyamın bitmesine on dakika kalmıştı. Ayakta dikilmekten bacaklarım sızlıyordu. Personel için ayrılan balkonda sigaramı sararken işe benden bir kaç gün sonra giren kısa boylu kız kafasını kapıdan uzatıp, patronun beni çağırdığını söyledi.

İşe gireli pek uzun süre olmamıştı. Öyle ki, ne arkadaşlarım ne de herhangi biri benim burada çalıştığımı bilmiyordu. Zaten sık sık iş yeri değiştirirdim. Bir yerde üç aydan daha uzun süre çalışmayı becerememiştim. Daha önce bana bağıran bir müşterinin kafasını masaya vurmuş, karakolluk olmuştum. En son, benimle dalga geçen bir garsonun kafasında bardak kırmış, parasızlıktan kavrulduğum bir koca hafta sonrasında bu işi bulmuştum. Bu sefer hiç de öyle kolay bırakacak değildim.

“Götlek” diye geçirdim içimden. Kesin bir iş kitleyecekti. Geçen hafta da aynı şeyi yapmıştı. Vardiya bitiminden sonra iki saat koli taşıtıyor, asgari ücretten hesapladığı saatlik mesai ücretini de sigortasız çalıştırdığı bana sus payı olarak veriyordu. Sardığım sigarayı kulağımın arkasına sıkıştırıp ayağa kalktım. Sildiğim bardakları tepsiye yerleştirip mavi kurulama bezini belime sıkıştırdım. Siyah, demir kapıyı kalçamla itip mutfağa; oradan da hole girdim. Barın yanında takım elbiseli bir adam duruyordu. Yanında da patronum. Haluk. Götün tekiydi. Her ne kadar göt gibi durmasa da, hakikatte öyleydi. Çalıştığı yerdeki garson kızlara sulanır, düşürebildiklerini kafesinin üst katındaki hostelin deniz manzaralı odalarından birinde sikerdi. Ondan tiksinirdim. Gülünce puro içmekten sararan dişleri parıldardı.

Personel girişinden içeri girdim, ağır adımlarla beni çağıran kapitalist pezevengin özel tasarım, muhtemelen on, yirmi maaşıma denk masasına ilerledim.

Bir şeyler yazıp çiziyordu. Eliyle otur dedi, oturdum.

Bir sayfaya imzasını atıp masasındaki klasöre koydu ve başını kaldırdı. “Eflal Bey, sizi işinizden alıkoymamak adına hemencecik konuya gireceğim: şirketimiz olarak, bünyemizde çalışan bazı öğrencilere burs vereceğiz. Aile durumunuzu ve çalışma azminizi göz önünde bulundurduğumuzda bu kafeden en uygun kişi sizsiniz.”

Para… Dünyayı döndüren, durduran; iki itip geri saran yegane güç. İhtiyacım vardı. Daha bugün, faturayı ödeyemediğim için hattım kapanmıştı. Her ne kadar kendimden tiksinsem de, çünkü modern dünyada işler böyle yürürdü, tüm yavşaklığımla cevap verdim:

“Teşekkür ederim efendim.” dedim.

Ve ben, ilk defa o gün kimsesiz oluşumun ekmeğini yemiştim.

Bu coğrafyada kimsesizlere, öksüzlere, gariplere ve ezilene ayrı bir muamele vardı. Ülke olarak bu tür insanları seviyorduk. Filmlerde bile bu böyleydi. Kendimizi onlara yakın görüyorduk. Bir zamanlar fakir ve gururlu olan gençlerin gün gelip zengin oluşuna seviniyor; kimsesiz ve garip çocukların ev, bark sahibi olmasına duygulanıyorduk.

***

Ruhumun son demlerini de uyku perisine teslim ettiğim sırada telefonum tekrar çaldı. Gerilmiştim. Hayır, hakikatte bir babamın olup, gerçekten ölmüş olduğu ihtimalinden değil; uykumun bölünmesinden. Olmayan babamın ölüm haberi, bir daha uyuyamama neden olmuştu. Gece uyanınca bir daha uyuyamazdım. Ya da uyumak üzereyken kalkınca. Çişim bile gelse bu böyleydi. Gider yapar, sabahın gelişini televizyon karşısında beklerdim. Ama bu sefer öyle olmayacaktı.

Telefonumu kapattım.

 

(“Nisyan” adlı yazımın taslağıdır.)