Müsait bir yerde…

İşin en kötü yanı ne biliyor musun? İnsan en mutlu olduğu anı yaşarken bunun farkında olmuyor.

Murat Gülsoy

Sessizlik…

Sessizliğin huzursuz edici bir etkisi olduğuna o ana kadar inanmıyordum. Ne zaman uyandım, o zaman farkına vardım. Evim boştu. Gece verdiğim olumlu imaj sonrası kimse yanımda kalmaya gerek duymamış olmalıydı. Her şey tam da planladığım gibi gitmişti. Ne Füsun, ne Murat, ne de bir başkası vardı. Hepsi gitmişti. 

Arkada kalmıştım. Yalnız başıma… Hayatımın mutlak çoğunluğunda kaldığım gibi…

“E hadi…” dedim, kendi kendime. “Sıra bizde.” 

Yaşamaya ve yaşatmaya karşı, geride kalanlara; beni sevenlere ve seveceklere bırakacağım bir not, bir görüntü, bir ses; bir şeysi mutlaka olmalıydı. Her ne kadar ben özlemeyecek olsam da, beni özleyecek biri yahut birileri -ki bunu hiç anlamlandıramamışımdır-mutlaka çıkacaktı. Çıkmalıydı. 

İnanıyorum, çıkacak. 

Sonuçta -az da olsa- kendini önemli hisseden, önemli biriydim. 

Neyse ki annem ben doğarken ölmüş. E babam da yok. Kardeşim de… Ölümümün ciddi travmalar yaşamasın neden olacak bir arkadaşım da yok. Sadece Murat. Bir de Hilmi… Onlar da nasılsa alışırdı gidişime. Zaman, her şeyin ilacıydı sonuçta. Aldığım onca antidepresandan daha etkiliydi unutturucu, gülümsetici etkisi. Onlar da alışırdı. Affederlerdi beni. Er ya da geç en sevdikleri arkadaşlarını affederlerdi. Öyle umuyordum. Yılların getirdiği bir hukukumuz vardı. 

Dolabımı açtım. Murat’In uzun avrupa seyahatlerinden benim için getirdiği içkilere baktım. Bir kaç tane kalmış, tozlu Jack&Daniels’lardan birini aldım. Buza gerek yoktu. Zaten hava soğuktu. Çamurlu camlardan gördüğüm kadarıyla da yağışlıydı.E, görüldüğü üzere, tek olduğuma göre bardak gibi gereksiz nezaket kurallarına da gerek yoktu.

Soğuğa alışmıştı bizim memleket, zaten büyük çoğunluğu asgari ücretle geçindiği için belediyeler de fazla vergi toplayamıyor olmalı ki sokaklar -ve dolayısıyla benim camım- çamur içindeydi, insanlar umursamıyordu bunu, sonra kendimi uyardım, ne yapıyorsun dedim, bari son demlerini doya doya yaşa, ölmek üzere olan bir adamınki gibi olsun düşüncelerin, sıradan bir emekli albayınkiler gibi olmasın, boş, sorgulayıcı, hayatın nasıl geçtiğine dair ufak bir fikir edinme gibi olsun, sonra da kalk, köşedeki sandalyene geç, her zaman yaptığın gibi tavanla duvarın kesişim noktasındaki, sokağa bakan küçük ve kirli pencerenden içeri yansıyan ışıkları son kez izlemeye koyul.

Babamdan kalan, onun dedesinin de intihar etmek için kullanıp gayet başarılı olduğu altıpatlar’ı elime aldım, sağlamdı, sağlam olmasa kullanmazdım, sonuçta insan realitede bir kere ölür düye düşündüm, aklım büyük dedeme gitti, vay be, dedim demek ki bizim ailede intihar denen şey bulaşıcıymış, her nasılsa babam es geçmişti bunu, belki sırayı bozmasaydı şu an İstanbul’un muhtelif bir yerinde farklı bir yaşam sürüyor olurdum, belki de daha iyi bir hayat yaşar, siz, okurlarımın karşına, ölümsüzlüğe doğru hızla adımlayan, genç yazarın yeni roman karakteri olarak çıkardım, kısmet değilmiş, olması gereken buymuş, ben üzülmedim, siz de buna üzülmeyin.

Dedem haklıymış, hayat fazlasıyla sabır sınayan bir sınavmış ve ben de atalarım gibi bu sınavı kazanamamıştım, üzülmedim, sonuçta ben de onların koyduğu depar taşının ötesine geçememiştim, bu dünyada görülebilecek her türlü kötülüğü ve mutsuzluğu görmüştüm, arkama bakacak br nedenim yoktu, sonuçta böyle boktan süren bir hayatı başka nasıl tamamlayabilirdim, nasıl doğruya, aydınlığa çıkabilir, nasıl mutlu olurdum, emeği geçen herkese lanet olsun.

***

Aylar önce hediye gelen daktilomda son yazımı yazdım, yazdığım en güzel yazıydı, vay be, dedim, tam da bana yakışan bir son, silindirden çıkarttığım saman kağıtlarını yanıma koydum, sonra da çekmeceyi açtım, eski siyah tabancayı alıp avucuma yerleştirdim, içini açtım, ölümün sarı mermileri bana gülümsüyordu, ben de gülümsedim, gözlerimi kapattım, filmlerde böyleydi, her ne kadar bu şekilde son ana şahitlik edemeyecek olsam da filmdekileri bir bildiği vardı diye düşündüm, tabancayı sol elimle sıkıca kavrayıp çenemin altına dayadım, bazı doktorların bu şekilde bir ateşin kurbana hiç hayat hakkı tanımadığını söylediği aklıma geldi, yine gülümsedim, ulan, dedim, babam bile tanımadı bana o şansı ben neden kendime tanıyayım ki, sonuçta babamın oğluydum ve konu bendim, baş parmağımın temas ettiği horozu yavaşça kaldırdım, tetik çıt diye düştü, herşeyin sorunsuz çalıştığını anlayacak kadar zekiydim ve anladım, hali hazırda kapalı olan gözlerim, çenemden içeri girecek mermiyi sabırsızlıkla bekliyor gibiydi ve daha fazla bekletmek haksızlıktı ve evet dedim, bir kaç on yıl süren ahir ömrüm bu kadardı ,zaten yeterince yaşamıştım, bu hayatımdaki ilk ölümüm değildi.

 

Not: Şu an üzerinde çalıştığım uzun soluklu projenin bir bölümüdür.

İyi Dilekler

Bir gün üzüntün geçince (çünkü zamanla geçmeyecek üzüntü yoktur) beni tanımış olduğuna sevineceksin

Antoine De Saint-Exupéry

          Bazen de ne yapacağını bilemez insan. Boş kalmış bir salıncak gibi amaçsız bir biçimde ileri geri, onu durduracak elle karşılaşmayı beklercesine çaresizce sallanır. Nefes almak, vermek için geçerli olan tüm bahanelerini aniden yitiriverir. Eve gitmek, işten dönmek gibi basit sorumlulukların anlamsızlığını ve saçmalığını keşfeder. Ahir ömründe, hayata dair biriktirdiği tüm fikirlerin aslında ne kadar saçma ve yersiz olduğunun; sevgilisinin, annesinin, her sabah evden çıktığında süt verdiğin kedinin, hayatın, bulutların, dünyanın, tüm evrenin ve Tanrı’nın kayıtsı ve umursamazlığının farkına varır. Sürekli karşılaşıp bir türlü kabullenemediği eleştirilerin yahut çıkarımların ne denli haklı olduğunu acı da olsa kabul etmek zorunda kalır. Tüm bu kabullenme sarmalında kaybolduğunuz gün, gerçeğe biraz daha yaklaşmışsınız demektir.

          Bir kadın ve bir erkek -ki biyolojik olarak gerekli olan tek şey sağlıklı iki karşı cinstir.- karar verir ve sizi yaparlar. Beş dakika… İki düşüncesiz insan sadece çocukça bir istek sonucunda, beş dakikada ortalama yetmiş yıl yaşayacak bir insanın temellerini atarlar. Yetmiş yol boyunca da o beş dakikalık günahın, isteğin ya da hatanın(Ne derseniz deyin.) kefaretini öder insan. Yetmiş yıl boyunca hayatının içine bunun dışında koyacak bir anlam bulamaz. Yer çekimi, suyun kaldırma kuvveti, izafiyet teorisi gibi fizik kurallarını bulan; büyük binalar, şehirler, doğaya hükmettiğini inandığı yapılar yapıp medeniyetler inşa eden; makineleri icat eden; uzaya insan, gezegenlere uydu göndererek dünya dışı hayat arayışında bir hayli yol kat eden insanın hikayesi.

 

Not: Şu an üzerinde çalıştığım uzun soluklu projenin bir bölümüdür.

Yaz ve yayınla.

Bir projem var. Bir süredir dilimden düşürmediğim bir roman projesi… Hiçbir yayınlama kaygısı gütmeden sadece yazcağım…

Hayata, yaşamaya, hayallere, ölüme dair her şey olacak içinde. Ama en çok mutsuzluk… Çünkü hayat sarf kötüdür. Bu hususta, bu projem asla kimseye bir şey anlatma, ispatlama niteliğinde olmayacak. Bu yüzden yazacak, yayınlatabilirsem yayınlatacağım. Sonra da bu masal bitecek.

Muhtemelen nüshaları, rafların güneş görmeyen, tozlu yerlerinde birinde yıllarca bekleyecek. İkinci bir evleri bile olmayacak. Ciltlerine meraklı ve gözlüklü kıvırcık saçlı insanların parmakları değemeyecek. Çöpe atılmadan önce de çaydanlık altlığı olarak kullanılıp değerlendirilecek.

Ama eminim, bir tane de olsa, nazik biri çıkacak. Alıp okuyacak. Hayata, hatıralarıma, parçalarımdan oluşturduğum bu kağıttan barakama dair bazı fikirler yürütecek. Belki kendi hayatına, acılarına dair bazı benzerlikler yakalayacak. Belki de ,şansım yaver giderse, başucu kitabı yapacak. Tüm arkadaşlarına baskısı olmayan bu kitabı mutlaka okumalarını tembihleyecek. Ve belki de, biri için de olsa, ölümsüz olacağım.

Heyecan verici 🙂

O son esin kaynağımı; tüm süreci başlatacak o küçük kıvılcımımı sabırsızlıkla bekliyor olacağım.

Sevgiler.

Nisyan

“Beni anlamıyorlardı zararı yok.
Zaten beni daha kimler anlamadı.”

Oğuz Atay

Sevdiğim o kadını düşünemiyorum. Bilmiyorum… Güçlü kalamıyorum. Dizlerim tutmuyor artık. “Ah… Romatizmalarım…” diyor, atıyorum kendimi bulduğum ilk sandalyeye feryat figan. Kalbim de eskisi gibi sağlam değil sanki. Zaten gözlerim de görmüyor. Bazı bazı da ellerim titriyor. Vücudum, ruhum, kalbim tuzlu suyun erittiği demir yerleri gibi çürük çürük, pas içinde. Korkuyorum. Onun getirdiği bu sorumluluğu kaldıramamaktan korkuyorum. Sevmekten korkuyorum. Seni sevmekten korkuyorum. Unutamamaktan korkuyorum. Seni sevdikten sonra unutmak, bir başkasına aşık olmak ve sana hak ettiğin değeri verememekten korkuyorum.

Oysa her an, her saniye seni düşünmek; bunun verdiği tarifi imkansız bir parça saadetle bulutlar üstünde yürüyebilmek, uçmak istiyorum. 

Rüzgarda uçuşan; sol gözüne sarkan, rahatsız edince gelişigüzel topladığın kıvırcık saçlarını, belirli belirsiz yutkunmalarını, zayıf iç çekişlerini, kızınca ısırdığın parmak uçlarını, uyuyuşunu, uyanışını,  kaşlarını, gülümseyişini, ellerini, burnunu, gözlerini, seni hafızama kazımak istiyorum. 

Aklıma gelen her güzel sözü sana söylemek, her an sana bakmak, can kulağıyla söylediğin her şeyi dinlemek, hafızama kazımak, ellerini tutmak; ben senin ellerini tutunca daha da parlaklaşan güneşe inat, biraz daha sıkı sarılmak istiyorum ellerine.

Farklı ülkelerde, sokaklar boşken yahut taşarken. Gece yahut gündüz… Kar, yağmur yağarken yahut deniz tuzlu sularını kadırımlara fırlatırken fırtınada ıslanmak… Ben, ıslanırken bile, hep onu sevmek istiyorum. Yorulsam da, hasta olsam da ne fark eder. Benim için seni sevmek nefes almak gibi, yaşamın kendisi.

Hayatımı idame ettirebilmek için devşirdiğim tüm basit anlamları yitirmek ve “Sen” olmak istiyorum. Şimdiye kadar beni tanıdığın tüm o yapmacık fikirleri sana unutturmak, “Bak, biz olabiliriz.” demek istiyorum mesela. Hep gözünün önünde duran lakin bir türlü görmek istemediğin o mutlu edecek anlamları sana göstermek, kendi nedenlerimi de seninle paylaşmak istiyorum.

İzin ver, ver olur mu?

Rüzgarlı, yeşil bir bayırın manzarasına karışsın istiyorum hayallerimiz.

 

Kalem

“Geçmiş, düşünemeyebildiğin müddetçe sorun çıkartmayan bir düşmandır.”

Hamdi Koç

Fakat, maalesef ki, her ne kadar öyle olmasını istesek de, her şey istediğimiz gibi olmuyor. Her ne kadar bazı çok bilmiş, o herşeye saçma sapan tanımlar yapıp olayları tatsız tuzsuz bir hale getiren turnusol kağıdı kılıklı insanlar tok, taraklı sesleriyle “Her şey insana göre şekillenir.” dese de… Onlara göre İyiye iyi, kötüye azap dolu bir şeyler olurmuş. Sence de öyle mi?

Ne olurmuş efendimiz?

Ne olurmuş bilmiyorum ama bir şeyler olurmuş, öyle diyor işte bunu diyen bazı insanlar. Büyükler. Hatta bazıları da çok hatırı sayılır kişiler… Ama… Bazen de o bazı insanlar iyi insanların başına kötü şeyler geldiğini söyler. Hangisine inanayım? 

İkisine de inanın efendim.

Peki ben hangisiyim?

Anlayamadım?

İyi miyim, yoksa kötü müyüm?

Kötü değilsiniz efendim.

(…)

Ben kötü biri olmalıyım. Çünkü iyi insanları herkes tanır, bilir. Konuşmak, tanımak, fiziken yahut diğer yollarla temas etmek isterler. Bu da bir tek bizim milletimizde vardır.Bize özgü o eylemler demetini oluşturan parçalardan sadece bir tanesi… Bu yüzden, bizden biri, eğer sana dokunmak istemiyorlarsa, sen kötüsün demektir. Başka türlü neden beni tanımamazlıktan gelsin ki insanlar? Özellikle en sevdiklerim… Bir kişi seni tanımak istemiyorsa, dönüp arkasını gidiyorsa yahut yanından geçip üstüne üstlük bir de koluna sürünüp de tek bir selam bile vermiyorsa tek bir nedeni vardır: Bir şekilde ona zarar vermişsindir.

Sen söyle, sen sevdiğin bir insana ne kötülük yapabilirsin? Yoksa sevmek kötülük müdür? Ne ara dünya bu kadar kötü bir duruma geldi? Ne kadar uyudum ben? Kıtmirim nerede, neden uyandırmadı ki beni? Sen neden uyandırmadın?

Siz zarar veremezsiniz efendimiz. İsteseniz de yapamazsınız.

(…)

Bazen, sadece ben mi hayatımı idame ettirebilmek için birinin beni sevmesine ihtiyaç duyuyorum diyorum.

Kendinizi yiyip bitiriyorsunuz…

Sevmek Benim gözümde hayatı kolayca idame ettirmeye yarayan içi dolu gözüken lakin sallayınca çatırdamaya başlayan bir bahane mi diye soruyorum. Sence ben sevilmeye muhtaç mıyım? Hayatımı sürdürebilmek için sevilmem mi gerekiyor?

Sizin sevilmeye ihtiyacınız yok, efendim.

Bazen de kendimi, çok affedersin sözüm meclisten dışarı, bir küçük bir şey olarak görüyorum. Öyleyse neden böyle hissediyorum? Hiçbir değeri olmayan, basit br şey. İnsanlar o bir şeye bazı zamanlar çok şiddetle ihtiyaç duyuyor ve ben her zaman el altındayım. İnsanlar ismimi bilmiyor basit hareketlerle ne olduğumu anlatıp, dillerinin uçlarından kolayca düşürüveriyorlar beni. İnan bazen ne olduğumu kendim bile çözemiyorum. Basit biri miyim? 

(…)

Gidelim, gidelim çabuk. Birazcık daha hızlı yazalım.

Gidelim efendimiz.

Parmak hesabı

“Yatmaya giderken ekmeği, sütü masada bırakma

– ölüleri çeker.”

Rilke

Altı yaşındaydım.

Her zamanki gibi, bahçemizde tek başıma oynarken, yerde debelenen yeşil, çirkin bir tırtıl gördüm ve alıp eve götürdüm. Annemden istediğim şişecam kavanozunun içine, yapraklardan yaptığım döşeğin üstüne koyup kavanozun kapağını kapattım. Amacım onu kendime bağlamaktı. Her gün gelip besleyecek, avucumda gezdirecek, kendime alıştıracaktım. Bir tırtıldan sevgi ummak…

İki gün sonra tırtıl öldü. Havasızlıktan. Ama suç benim değildi, Tanrı’ya dua etmiştim, o öldürmüştü. Altı yaşında bir çocuk Tanrı’ya dua ediyorsa kabul olmalıydı. O gün ona küstüm bir kaç gün, sonra barıştık.

Yedi yaşımda kızların pipisinin olmadığını ve acının ne olduğunu öğrendim. Yalnızlığı keşfettim. Reddettikçe daha çok batan bir kıymık olduğunu fark edip, sahiplendim. Ben onu sahiplendikçe de o daha çok battı körpe bedenime. Ama acımadı. İlk evcil hayvanım (Tırtılı saymazsak.) olan sarı civcivim sahiplendikten (Sahiplenmek dediysem de inanmayın mahalle pazarından aldık.) bir kaç gün sonra beslediğim yirmi dörtlü süt kutusu içinde hala bilmediğim bir nedenden ötürü öldü. O gün bir daha hayatım boyunca hayvan sahiplenmeyeceğime yemin ettim.

Sekiz yaşımda, Amerika Irak’a girdi. Ne olduğunu anlamadan ABD’yi tuttum. Kullandıkları tanklar hoşuma gitmişti, füze falan atıp bir sürü toz çıkartıyorlardı. Ateş edilen yerlerde insan yok, tek gaye binaları yıkmak sanıyor, ilk dümdüz eden kazanacak diye düşünüyordum. Oysa yıkılan tek şey taş ve tuğla değilmiş.

Sabahları bahçemde yaptığım topraktan evleri yıkma oyunu oynadım, ben Amerikaydım. 

Sonraki sene sınıf arkadaşım olan bir kıza onu sevdiğimi söyledim. Ağladı. Oysa ağlayacak bir şey söylememiştim. Yani, en azından o zamanlar böyle düşünüyordum.

Garip sesler çıkartıp saçmalamanın ingilizce konuşmak olmadığını öğrendim o yaz.

 Milka’nın Teşvikiye/İstanbul adresine altı tane çikolata çöpü gönderdim şu an hatırlamadığım bir çekiliş için.

Çıkmadı.

O kış, hayatımda gördüğüm en sert kışı geçirdi yaşadığım yer. Kar o kadar çok yağmıştı ki, bir daha asfaltı göremeyeceğimi düşünüp üzülmüştüm. Daha sonra hayatım boyunca eğlenebileceğimi düşünüp, kum tepeleri içine tüneller yapıp eskimolar gibi yaşamaya çalıştık kardeşimle.

Bir haftaya kalmadan tüm o tüneller ve karlar eridi.

On iki yaşımda başka bir semte taşındık. Hiç arkadaşım yoktu, kendimi kitaplara verdim. Zaten yazmaya da o yıl başlamıştım. Yazmak güzeldi çünkü, arkadaştı. En samimi dosttan daha sıcaktı.

On üç yaşımda, tüm ailemi, bir kazada, kaybettim. Uçurumdan uçmaya çalışan; fiziki şartlarının buna uygun olmadığına kanaat getirince de onlarca metre yükseklikten kendini adaletin sıcak kollarına bırakan bir araba içinde uçuruma yuvarlanmışlardı.

On dört yaşımda ilk sigaramı içtim. Öksürttü, umursamadım. İçimde isle silinmesi gereken bazı şeyler vardı. 

On sekiz yaşımda aşık oldum. Yüreğimdeki sevgi boşluğunu bir başkasının doldurmasını istedim. Olmadı. Necasetle doldu yüreğimin tüm boşlukları.

Şimdi, bir bankta, yalnız başıma uyuyorum. Ne ailem var aklıma ne de civcivim. Öyle boylu boyunca uzanmış, demir kolçaktan yere doğru uzanan bacaklarımı, kenarı yırtık ayakkabılarımı izliyor; muhtemelen bana yukarlarda bir yerden bakıp sırıtan tanrının benden aldıklarını geri vermesini bekliyorum.

Hayatımı.

Aşk

“Ve sen gelmiyorsun, çünkü gelmeye kendin ihtiyaç duyana kadar bekliyorsun.”

Kafka

 

“Aşık oldum ben.”

Sustu. Konuşmak için açılan ağzı, nefes almak için kapandı. 

Yavaşça kafasını kaldırdı, mum ışığının titrediği pas rengi gözleriyle yüzüme baktı. Yıllardır bir kez bile şaşırdığını görmemiştim. Tepkisini ve devamındaki tepkisizliğini kanında hızla yükselerek vücudunun tahammül sınırlarını zorlayan alkol seviyesine bağladım önce.

Şaşırmıştı ve buna ben sebep olmuştum.

Sessizliği dinledim bir süre. Sanki tüm evren onunla birlikte susmuş, merakla dudaklarımdan dökülen kelimeleri bekliyormuş gibi hissettim.

Gurur duydum kendimle. Tek bir cümleyle bakir topraklarına ayak basmıştım. Gülümsedim.

Bir süre parıldayan mikserin ışıklarını izledim. Amacım dinleyicilerimin ve çok değerli dostumun merakını perçinlemek falan da değildi.

Sadece konuya nasıl gireceğimi bilemiyordum…

“Ne ara amına koyayım?” dedi.

Açılmıştı.

Ciddiydi. Samimiydi. Ve, artık emindim.

“İki hafta önce.” dedim.

Sustu. 

Susma sırası ondaydı. Sol elindeki bardağın içindeki sarı renkli sıvıyla oynadı bir süre. Sonra bana baktı. Ağzını açtı, bir şey söyleyecekmiş gibi oldu tekrar, vazgeçti.

Fonda çalan “The Moody Blues” şarkısını dinledim bir süre. Mikserin ses girişini yavaşça yükselttim, konuşmaya başladım;

“Tam da bu şarkıyla oldu işte… Oturmuş, hayatım boyunca vurduğum dipleri sayıyor; bir yandan da  verdiğim intihar kararında ne denli haklı olduğumu kendi kendime tekrar ediyordum…”

“İlaçlarını alıyor musun sen? Yine ellerine bir şeyler çizmeye başlamışsın.”

Yüzüne baktım. Umarızca lafımı kesmiş; daha da önemlisi hissettiğim duyguları kullandığım bir kaç boktan, uyutucu hapa bağlamıştı. Sinirlenmiştim.

“Göt ici kadar aklınla duygularımı mı yargılıyorsun sen?”

Bozulmuştu. Bozulsun, umrumda değildi. Devam ettim.

“ Ulan iyi ki bir kaç ilaç kullanıyoruz. Hislerimiz yok değil mi bizim? Aşık olamayız, sevemeyiz, kızamayız, üzülemeyiz, mutlu olamayız… Ne de çabuk herşeyi ilaçlara bağlıyorsunuz siz ya? Ne çabuk yargılayıp ne çabuk bir sonuca varıyorsunuz?”

“Sonra?”

“Sonrası o çıktı işte. Yavaşça yürüdü. Küçücüktü… Çok küçük. Elleri, yüzü, parmakları… O an tüm pastel renklerim ışıldamaya başladı. Garip bir andı.

“Aşk mı yani bu?”

“Tam tarifini veremem. Yani… Nasıl desem, hayatımda böyle tatlı bir kadına rastlamamışım gibi hissettim bir an.”

“Yani?”

“ Nedensiz bir biçimde avuçlarını öpmek; önünde diz çöküp Nazımlar, Asaflar okumak; gamzelerini sevmek; saçlarında kaybolmak; gözlerine bakmak falan istedim işte.”

“Şimdi ne olacak?”

“Bilmem… Sence ne yapmalıyım?”

“Bana söylediklerini onunla paylaşmaktan başla.”

“Olmaz…”

“Nedenmiş o?”

“Nedenini bilmiyormuş gibi konuşma.”

“He, şu mesele….”

Sustu. 

Murat’ın susmaları iyi değildi. Özellikle böyle zamanlarda hiç değildi. Kararsızdım, içinde boğulduğum sorularım vardı ve üstüne bir de aşık olmuştum.

Daha çok konuşsun istedim. Konuşsun ve kafamın içindeki düşünce bulutlarını, elinde çuvaldız, birer birer patlatsın istedim.

Yapmadı.

“Melancholy man… Tüm aşk olanlara geliyor.”

Hiç

“Kimseye bir öfkem yoktu. Yalnızlığımı aramak zorundaydım. İçim istedi. Düşünmedim bile.”

Hamdi Koç

 

“Bitti.” dedim.

Birdenbire anlayamamış olmalı ki sordu:

“Ne bitti?”

“Füsunla biz.”

“Şu mesele… O zaten bitmemiş miydi?”

Yüzüne baktım. Göz altları morlaşmış, yüzü düşmüştü. -Uykusuzluk ve alkolden olmalı.-Dediklerimi, kast ettilerimi bu yüzden anlamıyordu. Sıkılmıştım. Halbuki henüz konuşmaya başlamıştım.

“ Hayır bitmemişti. Bitmedi de, hala. Ama o öyle bilecek.”

Odanın içi soğuktu. Çok soğuktu. Isıtıcının üzerinde; soğuk havayla cilveleşen sıcak havayı izledim bir süre.

“Zorlama. Olacağı yokmuş demek.”

“ Bilmiyorum, sanki kendimi ona mahkum hissediyor gibiyim. Her ona uçtuğumda yanıyorum. Lakin akıllanmıyor; kanatlarım her çıktığında tekrar ona doğru yola koyuluyorum.” 

İçkisini yudumladı. Yüzüme baktı. Konuşmayı sürdürdüm.

“ İçimde bir his var, sanki onunla kesişecek yolumuz. Yakın zamanda, hiçbir doğa olayıyla açıklanamayacak bir kesişme yaşayacağız.”

Susmaya devam etti.

“ Kendi kendime konuşuyormuş gibi hissediyorum bir şeyler söyle.” dedim.

“ Ne söyleyeyim, edebiyat yapıyorsun.”

“ Ne yapayım, bu da benim yazar lanetim. Kendimi böyle ifade ediyorum.”

“ Bak benim tavrım kesin. Öyle süslü cimlelerle de konuşmuyorum. Z o r l a m a.”

“Sen mi diyorsun bunu?”

Sustu. Kızmıştım. On sekiz yaşından sonra istikrarlı olarak tüm ilişkilerinde çuvallamış, çok bilmiş bir adam hiç çekinmeden bana umarsızca zorlama diyordu. Sinirlenmiştim. Aniden cevap vermeliydim. Hakkımdı.

“ Sen hiç bir kadının üşüyen ellerini düşündükçe kalbin acıdı mı? Ya da gerçekte tutamadığın ellerini, avuç içlerini koklarken hayal ettin mi hiç? Uyuyamadığın geceler yüzünü düşünerek uyudun mu? Sen hiç bir kadın için gururunu ayaklar altına aldın mı? Basılacağını bile bile hem de. Kırıldın mı hiç? Daha da garibi kırılacağını bile bile en nadide, en hassas duygularını açtın mı birine?”

“Hayır.”

“Rakı doldur o zaman. Ve sadece dinle. Konuşmaya hakkın yok.”

“Tamam.”

Doktor

” Uyku artık beni sevmiyor. Uykuyu bir kez yaraladım, galiba henüz öldürmediysem de.

Uyuyorum, öyle yorgunum ki gözlerimi yumar yummaz uyuyorum. Ama uyku uyumuyorum. Başka bir şey uyuyorum. Yaralı bir şey.

Dünyamı kapatan yaralı bir şey.”

Hamdi Koç

“Eflal bey, hoş geldiniz.”

Yüzüne baktım. Bir boka benzediği yoktu aslında da, yine de baktım. O an odada onun suratından başka bakabileceğim hiçbir şey yoktu. 

Gözlüğünü yeni çıkardığı burnundaki kırmızı izlerden belli oluyordu. Yorulmuştu. Kırgın ve biraz da solgun duruyordu. Acaba hastamıydı? Peki bundan bana neydi? Ölse üzülürdüm ama. Çünkü ölen bir insandı. İnsanların ölmesi kimi zaman kötüydü. Kimi zaman diyorum çünkü ölüm hayatı şekillendirir. Neyse.

“Lütfen, oturun.”

Karşısındaki siyah, metal kolçaklı sandalyeye oturdum. Baş başa yemek yiyormuşuz gibi bir his oluştu içimde. Normaldi, oda göt kadardı. Duvardaki tansiyon aletinin yanındaki metal çerçeveli cihaza takıldı gözüm. Yanları küflenmiş, beyaz çerçevesiyle benden yorgun gözüküyordu. İsmini bilmiyordum. Sormaya üşendim.

Doktorumun önündeki bilgisayardan kaydımı bulup incelemesini bekledim.

“Evet Eflal Bey, nasılız?”

“-ız?” Biz. Sen ve ben. “Biz nasılız?” Sorunun mantığından yola çıkarak nasıl olduğumu sorduğunu anladım. Bunu anlamamak için salak olmak gerekirdi. Ve ben salak değildim. Tamam, deli olabilirdim lakin salak değildim. Sadece o, yani doktorum, güzide dilimizi yanlış kullanmıştı. Sinirlenmiştim. Tarifi ve kaynağı imkansız bir sinir. Masanın üstündeki kalemlikten bana bakan eşantiyon kalemlere baktım. Bir an birini alıp; kel kafalı pezevengin alnından sokup şakağından çıkarmayı düşündüm.

Kötü bir fikirdi. Masadaki ve duvarlardaki ilaç reklamlarını incelemeye başladım. İstisnasız hepsinde sevimli olduğu düşünülen bir slogan, ki bence hiç öyle değildi, ve kırlarda koşan özgür bir çocuk resmi vardı.

Zeldox! Polar bozukluk kabusunuz değil.

İki uç arasında kalmak…

Depresyonun korkulu rüyası.

Duygu durumunuzu korumanıza yardım ediyoruz.

“ İyiyim, bomba gibiyim. Yani, daha önce hiç bu kadar iyi olmamıştım.”

Yalnız değilsiniz.

Bipolarlık hayatınızı mahvetmesin.

“ Sevindim. Peki… Değişen bir şeyler var mı önceki kontrolden. Malum, üç aydır görmüyorum sizi. Yüzünüzü görmeyi özledim. Ehehehehe”

“ Ehehehehe”

Pezevenk, dedim bir an içimden. Alacağı doları değil de beni özlemiş, -miş. Yersen.

Siktir.

Birden ciddileşti.

“ Uykularınız nasıl? Uyku kalitenizde yahut sürenizde belirgin bir değişim söz konusu mu?”

Ciddi şeyler konuşuyorduk.

“ Çok az. Yani… Yüzde on diyebilirim.”

“ Peki ya asabiyetiniz?”

“ Aynı. Geçen gün metroda sırf bana uzun süre tehditkar baktığı için birini dövdüm mesela.”

“Ehehehe.”

Şaka yaptığımı sanmış olmalıydı. 

“ Ehehehehe”

“ Ehehe, ilahi siz…”

“ Şaka değildi.”

“ Ehehehe… He?”

Sessizliği dinledik bir süre. Gerilmişti. Acaba onu da döverim diye mi düşünüyordu. merak etmiştim, sormak istedim. Benden önce konuştu:

“ Evet Eflal Bey… Son olarak, rahatsız edici düşünceleriniz hala zihninizi meşgul ediyor mu?”

“ Yok, artık yüzmek istemiyorum”

“ Anlıyorum, yalnız bu istediğimiz yeterlilikte bir değişim değil.”

“ Evet.”

Dışarı baktım. Işıklı, eczane tabelası dikkatimi çekmişti.

Bugüne özel ücretsiz saç ve cilt analizi… 

Siktir.

Nöbetçi eczane: 15 Şubat Perşembe için, Plevne Eczanesi. 

Tamam.

“ Şimdiye kadar, en azından, hayattan zevk alabilen bir bireye dönmeniz gerekiyordu.”

“ Evet.”

Sıkılmıştım.

İki ayak mantarı kremi alana bir tane kellik serumu hediye. 

Siktir.

“ O yüzden gece aldığınız ilacın dozunu düşürüp, bir ilaç daha yazacağım. Bunu da sabah içeceksiniz.”

“ Tamam.”

İki kutu bebe şampuan alana bir kutu kayganlaştırı… 

Yok anasının amı.

“ Bu şekilde ruh durumunuzu dengelemeyi umacağız.”

“ Umarım…”

“ Sizin de bu hususta bana yardımcı olmanız gerek. Bir şeyler yapmalısınız.Bunca yılın bana verdiği tecrübe bu yönde, siz istemezseniz ol maz!”

Son kelimeyi vurgulayarak söylemişti. Sinirimi ruhumun derinlerinde yakalar gibi oldum. Az kalmıştı.

Bir süre ilaç yazışına baktım. Pezevenk herif. Orada oturduğu için kendini benden akıllı sanıyordu. 

Sinirlenmiştim ve bu iyi değildi.


“ Gidiyorum ulan ben!” dedim.

Bana baktı. 

“ Ne bakıyorsun?” dedim. “Sıkıldım bu göt içi kadar yerde. Biraz dolanayım.”

“ Reçete?”

Güvenliğe bırakın, alırım dönüşte. Ya da siktir edin, mesaj atarsınız bana. İyi çalışmalar.

Kapıyı çarptım ve çıktım.

Pıhtı

“Demek ki ben çok mutsuz bir adamım.

Sandığımdan çok daha mutsuz bir adamım.”

Hamdi Koç

Sonu gelmez kapı zili sesi…

Umursamıyordum.

Ölümüm bundan mı olacak, diye düşündüm. Böyle mi ölecektim. Elimdeki küçük, karton pakete baktım. Hiç huyum olmamasına rağmen üzerindeki yazıları okudum.

PERMA – SHARP SUPER

Paslanmaz Çelik

5 adet traş bıçağı

Bana işaret edilen yerden tırnağımı takıp paketi açtım. İçindekileri yavaşça dışarı bocaladım, beyaz kağıtlara sarılı beş jilet masaya düştü. Kimse duymadı. Duyulacak bir ses çıkmamıştı. Zaten çıksaydı da duymazlardı. İnsanlar sağırdı. Duysalar; düşüşümü duyar, yardım çığlıklarıma koşar gelirlerdi. Belki de sırtlarını dönmüşlerdi. Yani beni kasıtlı siktir etmiş olabilirlerdi. Bir an bu gerçekle yüzleşmenin acı lakin uyarıcı etkisiyle karşılaştım. Küçük bir an…

Neyse, dedim. Bir karar verdik. Uygulamak lazım. Geç kalmayalım. Bekleyenlerimiz falan var, allah benden geride kalanlara sabır falan. Müsaadenizle gidip birazcık öleceğim.

Sol elime en yakın jileti aldım. Beyaz jelatinini söktüm. Parlaktı. Nispeten. Üstte kalan kısmında birazcık pas vardı. Beceriksiz herifler, dedim içimden. Kıçı kırık bir paketi bile düzgün muhafaza edememişler, bu pas ya benim bir yerime değse; tetanos olsam… Ölsem sonra.

Evet, oldum olası şaka yapamam. Çünkü beceremem. Demin bir şaka yaptım mesela. Fark etmemişsinizdir. Yahut onun bir şaka olmadığını kabul ettirmişsinizdir kendinize, zorla. Neyse, işimize bakalım. Acaba ölmek istemiyor muyum?

Dileti sol elime aldım. Sağ bileğimi açtım, “Cut here.” yazan yere hızlı bir darbe indirdim. Direktiflere uymak lazımdı.

Acı.

Çok acı.

Tarifi imkansız bir gerginlik. Hareket kabiliyetini yitirmediğim sağ elime aldım jileti; soldaki kardeşine de aynı işlemi yaptım. Yine acı. Bu sefer azdı ama.

Rahatlamıştım.

Bir süre kesik bileklerimden dışarı hucum eden kanı izledim. Bu kadar kolay olacağını düşünmüyordum. Tamam, kolay olacaktı; lakin bu kadarını tahmin edememiştim. Kalbimi dinledim. Yavaş atıyordu. Zaten oldum olası yavaş atar, kast ettiğim yavaşlık bu değildi. Bildiğiniz yavaşlama. Ölüm gibi. sanırım pompalayıp güç üretecek kanı bulamıyordu. Gülümsedim.

Bir el hissettim içimde. Ruhumu arıyordu. Bulamamış olmalı, diye düşündüm ki; çekmeye başladı.

“Ölüyorum.” dedim. Bu sefer başardım. Tebrikler bana.  hatta kocaman bir aferin. Artık bundan eminiz. Bileklerime baktım, mutabıktık.

Ölürken canım yanıyor mu, diye kendimi dinledim. Ruhum, yosunlu tıpası açılmış havuzun içindeki yosunlu, pis su gibi döne döne sonsuzluğa savruluyordu. Rahatladım. En azından ödül ceza sisteminden yırttık. Tüm hayatımızı kaplayan, bize yaşamı zindan eden, o sonu gelmez saçmalıklar silsilesinden… Masamda ufak bir kan ve pıhtı gölü oluşmuştu.

Gözlerimi kapattım, ayağa kalktım. Başım dönüyordu. Lakin ölümü ayakta karşılamak gerekti. Okuduğum bir kitaptaki sikik bir komutanın da yaptığı gibi. Belki de adam sikik değildi. Lakin şu an umrumda da değildi.

Yere düştüm.

Tok bir ses.

Çeliğin çeliği ezme sesi.

Ulan, dedim; madem kapıyı kırıyorsunuz ne bok yemeye o kadar çalıyorsunuz? Bunun makbul olanı aniden kırmaktır. Bir an yattığım yerden kalkıp onlara işin raconunu anlatmayı çok istedim. Lakin buna ne gücüm ne de isteğim vardı.

Ve kırılma.

Birazdan abim içeri girecek ve hesap soracaktı. Nankör! diyecekti önce. Ve arkasından o çok sevdiği küfürlerden bir kaçını sıralayacaktı, Nankör puşt, duygusuz pezevenk, pezevenk ibnesi, vicdansız götelek…

Yanlış yapıyorlardı. Ve insan, bir şeyi yapıyorsa doğru yapmak için uğraşmalı. Lakin sesimi çıkaramadım. Kırmasalar ölürdüm. Yine de ölemeyeceğimi; bu boktan hayatımın devam edeceğini bilsem kapımın önüne bir sandalye dayardım. Belki de mutlu olamazdım o zaman. Bunları da yazamazdım.

En son bir adım duydum. Sonra bana bakan bir kaç çift göz.

Küfür falan da duymadım. Sadece bir iç çekiş.

Ufacık.