Bir Eski Ruhun Öğleden Sonrası

“İçimi okuyabilsen, ölene dek kulum kölem olurdun…”

Leyla Erbil

 

Kadın: Geleceğini beklemiyordum.

Adam: Neden?

Kadın: Çünkü… Bunun için çok sebebin var.

Adam: Ama geldim.

Kadın: Evet, geldin. Buradasın işte…

(Sessizlik)

Kadın: Uzun süredir seninle konuşmaya çalışıyordum.

Adam: Fark ettim.

Kadın: Nasıl…

Adam: Çünkü seni izliyordum. Bir şey söyleyecek gibi aldığın nefeslerinin, vazgeçişlerinin, yere bakışlarının… Hepsinin farkındaydım.

Kadın: Neden konuşmadın o zaman?

Adam: Çünkü seni rahatsız ettiğimi söylemiştin.

Kadın: Ama…

Adam: Ve ben kimseyi rahatsız etmek istemem. Yoksa sokakta dolaşan tacizci erkeklerden ne farkım kalır?

(Gergin bir sessizlik)

Kadın: Eğer gitmek istiyorsan, şu an kalkıp gidebilirsin.

Adam: Yoo, oturuyoruz.

Kadın: Çok ciddiyim, rahatsızsan git, darılmam.

Adam: Rahatsız olursam giderim zaten. Şu an değilim.

Kadın: Ben de…

Adam:

Kadın: Seninle konuşmak istedim.

Adam: Neden?

Kadın: Çünkü suçluyum. Hak ettiğin gibi davranmadım sana. Bir özür borcum var. Sana bir şans vermedim. Buna değerdin.

Adam: Olabilir. İnsan bazen seçimler yapar. Yaptığımız seçimlerle hayatımızı inşa ederiz. Bazen yaptığımız seçimlerle bir diğer seçeceği kaybederiz. Bu böyledir.

Kadın: Anlamıyorsun… Sevgini hak edecek bir şey vermedim sana. Bir sürü gevezelik ettim. Bitmesi gerekirdi, ya da başlaması. Bir türlü karar veremedim neyin doğru olduğuna.

Adam: Ne yani, beni sevmediğin için sana kızmalı mıyım?

Kadın: Evet.

Adam: Ne amaçla?

Kadın:

Adam: Vicdanını rahatlatmak mı istiyorsun?

(Sessizlik)

Kadın: Nedenini sormayacak mısın?

Adam: Neyin?

Kadın: Olamamamızın?

Adam: Nedeni yoktur. Bazen sadece olmaz. Her ne kadar doğru yer, doğru zaman ve doğru kişi olduğuna inansan da; çok istesen de olmaz.

Kadın: Biz bir ilişkiye başlayamazdık. Biz olmazdık Oğuz. Olamazdık.

Adam: Neden?

Kadın: Çünkü seninle ya çok mutlu olurduk, ya da çok mutsuz.

Adam: Olabilir, ben seninle mutsuz bile olmaya razıydım.

Kadın: Ama ben değilim. Ben mutsuz olamam Oğuz. Olamam…

Adam:

Kadın: Küçüklükten beri her fırsatta arazi olan, sorumluluklarından kaçmaya çalışan, her fırsatta eğlenen biriydim.

Adam:

Kadın: İşte bu yüzden olamazdık. Mutsuz olacaktık. Seni reddedensem temelli kaybedecektim. Seni sevdiğimi söylesem de mutlu olma ihtimalimiz düşüktü. Bir sona tahammül edemezdim. Büyük bir kumardı. Ben ölümden, bitişten çekindiğim için bile ateistim diyemiyorum.

Adam:

Kadın: Acı çekecektik.

Adam: Mutlu olacaktık.

Kadın: Nasıl bu kadar kesin konuşabiliyorsun?

Adam: Çünkü seni sevdim. Sen korktun. Bir şans vermeni beklerdim, hak ettiğimi düşünmüştüm. Senin için tüm hikayelerimin sonunu değiştirebilirdim. Çok farklı bir insan olabilirdim.

Kadın:

Adam: Oldum da. Işığı bulamadığım bir zamanda ışık oldun bana. Yolumu aydınlattın. Düşmekten, yok olmaktan kurtardın beni. Bu yüzden kızamıyorum belki de. Bu yüzden nefret edemiyorum senden.

(Sessizlik)

Kadın: Yazın bir tiyatro oyunu izledim. Bir yazar vardı. Mutsuz biri. Senin gibi, melankolik, pek iç açıcı şeyler yazmayan bir yazar. Gittiği bir köyde; bir kız onu tanıyordu. “Aaa” diyordu, “Siz şu, şu kitapları yazan yazar değil miydiniz?” Adamsa ona evet, diyordu. Sonra konuşmaya başlıyorlardı, sonra da…

Adam:

Kadın: Kısa keseceğim, kız adama hayran oluyordu. Sonra bir şekilde sevgili oluyorlardı. En son adam; kendi mutsuzluğunun kızı da zehirlemesinden korktuğu için kızı terk ediyordu. Sen geldin aklıma. Aha, dedim, bizim Oğuz.

Adam:

Kadın: Tamam, kötü şeyler yaşamış olabilirsin ama, yeni bir başlangıç zor değil Oğuz. Kendine başka bir son yazabilirsin. Yeni bir önsöz…

Adam: İyi de ben yeni bir başlangıç istemiyorum ki? Ben artık hiçbir şey beklemiyorum. Oğuz Atay’ın dediği gibi; gelecek şeylerden ümidimiz yok.

Kadın: Of, Oğuz… Bazen seni dövmek istiyorum.

Adam:

Kadın: Sonra minnacık oluşumu hatırlayıp vazgeçiyorum.

Adam: Sen beni dövmeyi düşünebilirsin, ama hissettiklerim bu. Beni böyle kabul et diyemem, ama neden bana saygı duymuyorsun?

Kadın:

Adam: Daha önce de söyledim, ben yaralıyım. Yaralı ve vahşi bir tilki gibiyim. Küçük prensteki gibi. Bu yüzden birini bulmam zor.

Kadın:

Adam: Düşünsene, biri gelecek ve ben ona güveneceğim. Sonra usulca yanıma gelecek önce benim yaralarımı silecek, sonra evcilleştirecek. Sonra da ben mutlu biri olacağım. Sence bu mümkün mü?

Kadın: Neden olmasın? Küçük prens yapmıştı.

Adam: Kabul edelim o işsizdi. Günümüzde hiçbir kadın bir adam için o kadar uğraşmaz. Hiçbir insan bir başka insan için, koşulsuz şartsız, bir şey beklemeden, aylarını vermez. Yazarın da dediği gibi, hiçbir kadın bitmiş bir adamı düştüğü yerden kurtarmak için bu dünyaya gelmemiştir.

Kadın: Nasıl bu kadar kesin konuşuyorsun?

Adam: Çünkü aksi olsa beni sen kurtarırdın.

(Sessizlik)

Adam: Açım ben. Tıpkı Hamsun’un Açlığındaki gibi, ruhum da aç, bedenim de.

Kadın: İyi ama neden?

Adam: Nedensiz.

Kadın: Nasıl?

Adam: Bazı şeylerin nedeni ve nasılı sorulmaz. Yoktur da zaten. Sadece olur.

Kadın:

Adam:

(sessizlik)

Kadın: Hiç mi kızmadın bana?

Adam: Neden kızayım ki?

Kadın: Seni, senin beni sevdiğin kadar sevemediğim için.

Adam: Nazım’ı da sevmemişler. Koskoca Nazım’ı sevmemişler. Ben neyim onun yanında? Sonra “Sen elmayı seviyorsun diye elma da sen sevmek zorunda mı?” demiş o da, yetmemiş “ Tahirle Zuhre meselesi” demiş… Demiş, de demiş. Bunları da hep o sevmeyen sevdikleri için demiş. Ben nasıl sana kızayım söyler misin?

(Sessizlik)

Kadın: Ben yine de kötü hissediyorum. Onca zaman için. Boşa geçen onca zaman… Seni çok üzdüm. Bunu istemedim ki ben.

Adam:

Kadın: Sana karşı kendimi mahçup hissediyorum. Sanırım bana kızmana ihtiyacım var.

Adam: Bence sen vicdanını rahatlatmak istiyorsun.

Kadın: Belki de.

Adam: O zaman işini birazcık kolaylaştırayım, ister misin?

Kadın: Evet.

Adam: Peki…

Kadın:

Adam: Şu an ne yapmaya çalışıyorsun? Hayır ne yapıyorsun? Açtığın yaraları dikmeye, bıraktığın kabukları iyileştirmeye mi çalışıyorsun?

Kadın: Hayır… Ben… Benim öyle bir amacım yok.

Adam: Olmasın zaten. Çünkü… Çünkü ben bittim. İçindeki su tüketildikten sonra köşeye, kenara koyulan plastik bir su bardağı gibiyim. Bittim. Tükendim. Aylardır hiçbir şey hissedemiyorum. Şu an muhtemelen seni seviyorum, hala. Lakin hissedemiyorum. Aylardır yataktan yorgun kalkıyorum. İnsanı insan yapan tatlardan, hazlardan, zevklerden yoksunum.

Kadın:

Adam: Hayal kuramıyorum, rüya göremiyorum. Yatıyorum, sıçrayıp uyanıyorum. Nedensiz. Tam bir şeylere kavuşacakken düşüyorum. Uyuduğum uyku uyku değil. Farklı bir şey. Acı verici. Can acıtıcı. Kan akıtıcı bir şey.

Kadın:

Adam: O yüzden, sal beni artık. Bak bana.

Kadın:

Adam: Bak gözlerime.

Kadın:

Adam: Ben artık bittim anlıyor musun? Tükendim. O yüzden, sal beni artık. Gücüm yok.

 

(Sessizlik)

Kadın: Aslında buraya gelmemizin bir nedeni var.

Adam: Nedir o?

Kadın: Uzun süreden sonra seni ilk gördüğüm zaman, şaşırdım. Çünkü orada olmamam gerekiyordu. Çünkü seninle ben yan yana durmamalıydık.

Adam: Neden?

Kadın: Çünkü seni üzdüm. Karanlıklarda yalnız başına bıraktım.

Adam: Ben buraya alışıktım, boşa telaş etmişsin.

(Sessizlik)

Kadın: Aslında ben seninle arkadaş olmak istiyorum. Çünkü zekisin. Belki bu kadar zeki olmasan bazı şeyler daha kolay olurdu ama değilsin.

Adam: Belki bu kadar zeki olmasam, bu bedelleri ödemek zorunda kalmazdım da.

(Sessizlik)

Kadın: Belki bir şeyler olabilirdi.

Adam: Olmadı.

Kadın: Ama ben seni seviyorum. Gerçekten… Seni çok seviyorum. O yüzden arkadaş olmak istiyorum. Konuşacak çok şeyimiz var. Paylaşacak çok şeyimiz var, dinleyecek, okuyacak, izleyecek çok şeyimiz var.

Adam: Sence bunun için biraz geç değil mi?

Kadın:

Adam: Sana seni sevdiğimi söylediğim ilk gün daha açık konuşsaydın, olabilirdi. Ama ben sana karşı tüm kartlarımı açık oynarken sen bana dürüst olmadın.

Kadın: Olamadım. Seni kaybetmekten korktum.

Adam: Evet, peki şimdi ne oldu?

(Sessizlik)

Adam: O günden sonra, ertesi sabah, bana bir günaydın desen de bir şansımız olabilirdi biliyor musun? Ama demedin.

Kadın: Yapma… Ben seninle iletişsem sen bana cevap verecek miydin?

Adam: Evet, verirdim.

Kadın: İlk defa dürüst değilsin. Her salı günü, sabah sekiz’de, her zamanki yerindeydin. Bazen kedi sevdin,, bazen bisikletinle uğraştın, bazen de sadece bekledin. Bir kere kafanı kaldırıp bana bakmadın. Bir kere bile…

Adam:

Kadın: Ben sana günaydın desem, sen bana cevap verecek miydin?

Adam: Bilmiyorum.

Kadın:

Adam: Biliyor musun, kedilerden küçük olanına senin ismini vermiştim.

Kadın:

Adam: Zaten o da çok durmadı, gitti.

(Sessizlik)

Adam: Olmazdı bence. Sürekli bir acaba kalacaktı aklımızda. Teoride mükemmel bir arkadaş olacak olsak da, davranışlarımız kusurlu gelecekti birbirine. Bu yüzden olamazdık.

Kadın: Yalan söylüyorsun. İstemedin.

Adam: Hayır, doğru olan buydu. Ayrı kalmamız.

Kadın:

Adam: Çünkü üzülmek istemedim. Çünkü acı çekmek istemedim. Ben çok üzüldüm, dedim içimden. Sonra seni görmek istemedim.

Kadın:

Adam: Elinde sonunda birini sevecektin. Sonra seni onuna görecektim. Ona, bana bakmanı istediğim gibi bakarken bulacaktım seni. Ellerini tutacak, ona sarılacaktın. Ne kadar unutursan unut, ne kadar zaman geçse de geçsin üzerinden, yine de üzülecektim.

Kadın:

Adam: Kalbimde bir kıymık gibi batacaktı, seni her gördüğümde. Rahatsız edecekti, çıkaramayacaktım. Nefes alamayacaktım. Konuşamayacaktım.

(Sessizlik)

Kadın: Senden son bir şey isteyebilir miyim?

Adam: Tabii. Sonuçta borçluyum sana.

Kadın: Yapma…

Adam:

Kadın: Sadece bir çizgi çekmeni istiyorum senden. Bundan sonraki hayat için bir şey yani. Ya bir daha görüşmeyelim, ya da normal iki arkadaş gibi görüşelim.

Adam:  Sence doğru olan hangisi?

Kadın: Bilmiyorum.  Ben… Artık kararsızım. Ne yapacağımı bilmiyorum.

Adam:

Kadın: Seninle aramıza bir mesafe koymak istedim. Ama olmadı. Sende beni çeken bir şeyler var. Konuşmalarına yabancı kalamıyorum, fikirlerini sümenaltı edemiyorum. Anlamlandıramadığım bir çekim bu. Bir şekilde içimden seninle iletişmek geçiyor.

Adam:

Kadın: Bir ilişkim var ve ben çok mutluyum. O yüzden böyle yapmam doğru değil. Sana böyle davranmam doğru değil.

Adam:

Kadın: Bu yüzden sen bir şeyler yap. Bir karar ver. Bu belirsizlik bitsin.

Adam:  Bak… Benim sınırlarım var. Konuştuğum, iletiştiğim bir çok insan o sınırın gerisinde. Sana zamanında koşulsuz şartsız açtığım o sınırları sayılı insanlar çok zor şartlar altında aştı.

Kadın: Ben de aşabilirim.

Adam: İsterdim. Ama aşamazsın. Eskiden olsa olurdu. Ama artık değil. Bir başkası aşabilir ama sen değil. En azından şu anki şartlar altında değil.

Kadın: Bu iyi oldu. Bu… Dürüstçeydi.

(…)

Adam: O zaman, içtiğimiz son çayımızın şerefine…

Kadın: Çok naif bir çizgiydi bu. Çok teşekkürler.

(Sessizlik)

Kadın: Sen çok iyisin. Umarım mutlu olursun.

Adam: Zor.

Kadın: Neden?

Adam: Çünkü yenildim. Bütün cephelerde beyaz bayrak çektim. Ve yenilmek kesin bir haldir. Somuttur bir kere. Bitmektir yenilgi. Yazarın da dediği gibi, bitmişse bitmiştir. Ama hata bende, çünkü acele ettim.

Kadın:

Adam: Yaşama için acele ettim, sevilmek için acele ettim, doğmak için bile acele ettim. Oysa bunlar gerçek şeyler değilmiş. Tek hakikat ölümmüş.

(Sessizlik)

Kadın: Birazdan kalkalım, olur mu? Öğlen oldu.

Adam: Sen gidebilirsin.

Kadın: Sen gelmiyor musun?

Adam: Hayır, sadece sen önce git. Ben biraz daha oturmak istiyorum.

Kadın: Doğru… Peki.

(Sesizlik)

Kadın: Gitmeden önce sana son kez sarılabilir miyim?

Adam: Olur.

Kadın: Hoşça kal.

Adam: Kendine iyi bak.

(Sessizlik)

Adam: Bir şekilde nefes alıyoruz.

 

 

Adam: Bir şekilde akıyor hayat.

 

(Sessizlik)

 

Adam: O olsa böyle demezdim.

 

 

 

 

Adam: Keşke olsaydı.

 

(Sonsuz sessizlik.)

 

“Sevilmek iyi edermiş insanları. Ben hiç mi sevilmedim?”

Leyla Erbil

Reklamlar

Soru

Sevilmek için acele etmişim, tek hakikat ölümmüş.

Geç de olsa farkına vardım.

Oğuz

Gülümsedi. Yüzünde zoraki bir ifade vardı. Fark etmem uzun sürmedi. İfadesiz bakışımdan gülmek zorunda olmadığını anlamış olmalı ki, bu eziyete bir son verdi. Sandalyelerimizi çekip yavaşça oturduk. Ufak bir süre, tünediğimiz tahta sandalyelere yerleşmeye uğraştıktan sonra siparişlerimizi verip birbirimize bakmaya başladık. Konuşacak şeylerimiz, cevap bulmayı bekleyen sorularımız; ağlayacak, susulacak konularımız ve tarifsiz duygularımız vardı. Sustuk. Susumamız gerektiği için değil, başlamaya cesaret edemediğimiz için sustuk. Konuşacağımız çok şey olduğu için değil, ağır şeyler konuşacağımız için sustuk. Korkaktık.

Neden ona kızmadığımı sordu.

Bir insanın beni sevme zorunluluğu yoktu ki. Nazım söylemişti bunu. Yoksa o da yanılır mıydı. Her neyseydi. Sonuçta ben bile kendimi sevemiyordum. O yüzden sustum. Esen rüzgarı, tellerin üstünden yürüyen kedileri dinledim. Nemden boyası pullaşan duvarları, matlaşan şeffaf brandayı inceledim. Gözlerine bakmadım. Ondan korktuğum için değil, ağlamaktan korktuğum için bakmadım. Bir süre önümdeki ıhlamurun içindeki çöpleri inceledim. Bardağı çevirdikçe dönüyor, dönüyor, dönüyordu.

Neden arkadaş kalamadığımızı merak etmişti.

Ona olan sevgimin hala bitmediğini, bu yüzden bunun mümkün olmayacağını; hep aklımızda bir “acaba” kalacağını nasıl açıklayacaktım? Ben ona tüm elim açık oynarken, onun kartlarını masadan kaldırmadığını nasıl tarif edecektim? “Beni rahatsız ediyorsun.” diyen birinin hayatında varolmamayı seçtiğimi, zaten hep böyle olurdu, önce onun gittiğini nasıl söyleyecektim? Kendimi onun gözünde yedek kulübesinde oturan bir futbolcu gibi hissettiğimi nasıl anlatacaktım? Kadınlar genel olarak futboldan anlamazdı ki. Hoş bende pek anlamazdım. O anlar mıydı? Söylese miydim?

Bir sürü şey konuştuk. Çözümü olmayan, bir türlü çözülemeyecek olan bir sürü şey… Bir süre sonra bunun anlamsızlığını kavramış olmalı ki, sustu. Sustu ve kahvesini içti. Ben de onu izledim. Son görüşmemizdi bu. Böyle olması gerekiyordu. Çünkü bazı şeyler açıklaması olmasa da, olması gerektiği gibi olmalıydı ve olması gereken şey de tam olarak buydu. Kaybettiğimi hissettiğim, lakin bir türlü buna alışamadığım, bir anım gibiydi gidişi. Buradan çıkacak, gidecekti. İlham kaynağım, hayallerim, uykum, ışığım… Hiç güneşin değmediği bir yüzey kadar soğuk, hiç çocuk görmemiş bir adam kadar neşesiz bir andı. Renkler yavaşça gözlerine çekildi. Onları da hayatımdan kaybettiğimi fark ettim.

Sonra kalktı.

Bana son kez sarılmak istediğini söylediğinde, hayır diyemedim.

Mahçup adımlarla yanıma geldi. Yavaşça parmak uçlarına yükseldi. Başta sarılmak istemedim. Çünkü beni ağlarken görmesini istemiyordum. Ne kadar bundan korkuyor olsam da yavaşça sarıldı. Her ne kadar belli etmesem de; kokusunu kokladım. Gözlerine baktım. Saçlarına değdi burnum, dudaklarım ve yüzüm. Gözlerimi kapattım. Onu hissettim. Son kez sıcaklığını duyumsamak istedim kalbimde. Denize uzaktık. Lakin yine de vapur düdüklerini, martı çığlıklarını dinledim. Denizin kokusu burnumdaydı. İçime çektim. Muhtemelen bir kaç güne unutacaktım. Bunu bildiğim halde yavaşça gülümsedim. Yavaşça ayrıldık. Yanımdan giderken kafamı çevirdim.

Ağladığımı görmesini istemedim.

Zayıftım.

Zayıflık geldiğim yerde acizlikti. Sevmek acizlikti. Zayıf genlere doğanın pek adil davranmadığını düşündüm. İçinde bulunduğum coğrafyada ağlayan erkekler hakkında düşünülenleri hatırladım ve çabucak toparladım.

Gittikten sonra,o kalmayıncaya kadar bir süre, ardında bıraktığı kokuyu içime çektim. Sonra da gittim. Durmamın bir amacı kalmamıştı.

Hayatın acımasızlığını düşünürken Beşiktaş sokaklarında, kimin gözlerinin üzerimde olduğunu anlamadan, gözden kayboldum.

Telaş

“İnsan yalnızken içini bir keder kaplar.”

Anton Çehov

Bu ülkenin en sevdiğim yanı insanları. Gençliğimin ilk yılları rahatsız olurdum. Yani, her şeye burunlarını sokan; yargılayan bir dolu insan… Komşusunun evine girenleri merak edip çetelesini tutan beyaz saçlı teyzeler, apartman günlerinde mahallenin tüm istihbaratını ortaya döken yaşlı grup reisi kadın, her gördüğü şeye “Zaman çok değişti. Bizim gençliğimizde Beyoğlu’na kravatsız çıkılmazdı” diyen emekli albaylar…

Bir keresinde her şeye burnunu sokan bir esnafa yumruk atmıştım. Aslında her zamankinden pek farklı olmayan bir gündü. O günü farklı yapan tek şey, rengi ve boyutlarıyla cikletten çıkma arabasıyla bir kadının bana çarpması ve kaçmasıyla başlamıştı. Yol boştu. Şansıma, kaldırımda yürüyen bir allahın kulu yoktu. Yapılacak en mantıklı şey sırasıyla; kadını takip etmek, ilk fırsatta durdurmak, arabadan inip kadının yanına gitmek, oldukça nazik bir sesle kadını arabadan indirmek ve tutanak tutmaktı.

Ana caddeye giren küçük kavşakta kadın aniden durdu. Acı bir fren sesi caddede yankılandı. Haliyle ben de durdum. Yoksa çarpardım. Reflekslerim iyidir. Yıllarca yaptığım egzersizlerin etkisini hayatımın her anında görebiliyordum. Arabadan indim. Yavaşça kadının arabasına doğru yürüdüm. Fren sesini duyan esnaf ve kahveden çay bardaklarıyla fırlayan meraklı kalabalık etrafımıza toplanmıştı. İlk niyetleri olacakları izlemek diye düşünmüştüm. Kadının arabadan inmesiyle, toplumun rolü birden değişmişti. Demin tüm at hırsızlığıyla, okeyden terleyen götleri ve taklalı arabayı az kilometreli diye müşteriye kitlemeye çalışan galerici diz seviyesine gelmeyen entelektüel birikimleriyle kadınla konuşuyordu. Tutanak tutmanın, aramızda anlaşmaktan daha zor bir süreç olduğunu söylüyorlardı.

Bir tanesi vardı ki tüm vücut enerjisini çenesine harcıyor, kadının bacaklarından alamadığı gözlerini bana çeviremeden kolumu çekiştiriyordu. Kalabalıktı. Herkes konuşuyordu. Haksız olan kadın, kalabalığın ona olan ilgisini fark etmiş olmalı, sesini daha da yükseltmiş öyle konuşuyordu. Gürültüyü sevmezdim. Yana döndüm, “Ya amca…” dedim, “sen bi siktirip gitsene.” dedim. Önce söylediğimi anlamlandıramadı. Sonra gözlerini çıkartıp parmaklarının ucunda yükseldikten sonra göğüs hizamdan tehditler savurmaya başlamıştı. Tam dedim, başımıza iş aldık. Adam ülkemizde kutsal sayılan bazı değerlerime küfür etmeye başlamıştı. Ondan güç alan kadınsa bana para teklif etme cüretinde bulunmuştu. Arabamı eski gördüğü içindi sanırım. Belki de beni kamyonet süren biri gördüğü için küçük bir insan sanmıştı. Sinirlenmiştim.

Etrafımdaki halk için içinde bulunduğum durum yeni bir tat kazanmıştı. Muhtemelen adamı zapt etmeden önce, iki katı boyutlarındaki bana, neler yapacağını merak ediyorlardı. Onlardan, en azından başlangıçta, fayda olmadığını anlamıştım. Adam, yumruk yaptığı elini yüzüme indirme hazırlığına girişmişti. Şu an bile tam ne yaptığımı hala hatırlamıyorum. Lakin her akıllım adamın yapacağı gibi kendimi savundum, yumruk olan sol elimi burnuna doğru hafifçe uzattım. Vurmadım. Sadece adalelerime hafifçe güç verdim ve yumruğumu ileri doğru uzattım. Adam burnuna inen yumrukla kaldırıma yığıldı ve kaldı.

Dış tehditlere karşı korunmayı çocukken hiç beceremezdim. Sürekli dayak yerdim. Eve gelirdim, dayak yediğim için bir de ailemden azar işitirdim. Hatta bir sopa da babam atardı. Cılızdım, zayıftım. Beni yukarlarda bir yerlerde izleyen tanrı, kendi için durumu cazip kılmak, yahut bana acıdığı için tez zamanda beni güçlendirmiş; içime fazladan dallanıp budaklanan bir çift iç güdü ve hırs vermişti. Sonuçta yaratıcı. Anlayamayız. Sınırlı bir mental kapasitemiz var. Bu yüzden gelen her şeye ya isyan eder, ya da kabul ederiz. ilk yumruktan bir kaç dakika sonra ayağa kalkan adam, yenilgiyi kabul edip hemen kaldırıma oturdu. Uzatmadım.

Etrafımı saran kalabalık birden açıldı. Demin bağıran kadın arabasının yanında donakalmıştı. Ağır adımlarla arabama bindim. Motoru çalıştırdım. Ukala bir gülüş takınıp tıpkı arazı sürüşlerinde yaptığım gibi arabanın önünü görmek için kafamı camdan çıkardım. Arabasını arabamla ite ite yolu açtım. Sanırım kadının arabasının bir kısmını da arabamın altında bırakmıştım. Yani bu, altımdaki Lange Rover’ım için hiç zorlanmayacak bir misyondu. Hoşuma da gitmişti. Kadın kenarda beni izliyordu. Herkes beni izliyordu. Sonuçta istediğim dikkati üzerimde toplamıştım. Kadına göz kırpıp yoluma devam ettim. Gerisini kafama takmadım. Sonuçta ufak da olsa bir garajım vardı. Kendi onarım işlerimi kendim yapardım. Şimdi o kadını o kadar umursar mıydım bilmem. Adamınsa kolunu kırıp götüne sokmamdan hiçbir güç beni alıkoyamazdı. Bir kaç yıl önceydi. Gençtim. Mutlu sayılırdım. Okuldan çıkmış eve dönüyordum. ağaçlar yapraklarını yeni yeni dökmeye başlamıştı.

Kum

“Bu sıralar hiç iyi bir hâlde değilim ki,

hayatta bulunabilmek bana çok ıstırap veriyor.”

Knut Hamsun

“Kalbimde, ruhumda, zihnimde… Beni ben yapan tüm parçalarıma yapışmış bir şeyler var. Zift gibi bir şey. Bir dert. Bir beddua. Biraz da lanet. Sökemiyorum. Söküp atamıyorum. Acı çekiyorum. Ağrılarım var. Hiç geçmeyen ağrılar… İnce ince sızlayan, dayanılmaz ağrılar.”

“…”

“Aslında… Yorgunluk. Tüm o yaşanmışlıkların, hayatın öğrettiği acı şeylerin,  alıngan kişiliğimin… Hatıralarını bile hatırlamaya çalışmanın verdiği metalik bir yorgunluk var üzerimde. Her gün kan kaybediyor gibiyim. Öyle damla damla değil, oluk oluk akıyor içimden bir şeyler. Ne olduğunu bilmiyorum, sadece bana ait. Kanayan yaralarımdan yere fışkıran  parçalarımı hayretle izliyorum.”

“…”

“İçimde sürekli dönüp dolaşan kötü bir şeyler olacak hissi var. Önüne geçemiyorum. Zihnim bulanık. Düşünemiyorum. Neden düşünemediğimi de düşünemiyorum. Nedenini bilmiyorum. Düşünebilsem böyle olmazdı belki. Bir çıkış yolu bulurdum, ne bileyim, en azından bu durumda olmazdım. “

“…”

“Saatler beni ardında bırakıyor. Karanlık; yakıcı bir soğuk kaplıyor dört bir yanımı. Zaman sanki…”

Sustum.

Bunları söylediğim an, pişman oldum.

Yüzüme bakan bir çift göze baktım önce. Güzel bir kadındı. Loş ışıkta daha da güzel… Ama bunları anlayamazdı. Beni ben bile anlayamazdım, o nasıl anlayacaktı? Kumların üstünde yanan ateş sinmişti. Etrafıma baktım, herkes bir köşeye sızmıştı. Bu durumu benden başka umursayan da yoktu. Elimdeki şişeyi yavaşça havaya kaldırıp ona doğru uzattım. “Vuralım” dedim.

Elindeki şişeyi bana uzatıp, yaramaz bir çocuk gibi gülümsedi. Yine başlıyorduk. Ona güvenmiyordum. Lakin beni kendine çeken bir tılsımı vardı. Kendimi yavaşça, kucağına bıraktım.

Ah yıldızlar!

 

Beyaz

“Oğlum”, diyordu. “Sen sen ol, görünüşe aldanma.

İnsanlar iki yüzlüdür.”

Yaşar Kemal

 

Telefon çaldı.

Yanımdaydı, sıcak koyulan çay bardaklarının ve kahve fincanlarının verniğini yaktığı koyu renkli ahşap sehpanın üstünde. Uzun uzun çaldı. Çaldı ve titredi. İzledim sadece. Dinledim. Yanıp sönüşünü, vız vız titreşimini, duvara yansıttığı; kulpuyla tam bir fili ansıtan boş kahve fincanı gölgesini… Açmadım. Sonra tekrar çaldı. Cevap vermedim. Elim gitmedi. İçim de istemedi. Sadece izledim.

Nasıl olsa bir gün vazgeçeceklerdi. Nasıl olsa bir gün hattın ucundaki telefonu tutan el, telefonun temas ettiği kulak yorulacaktı. Ya da elektrikler kesilecekti.  Yorulmasa bile bitmek tükenmek bilmeyen çevirim sesinden bıkacak, vazgeçecekti. Çünkü insan böyleydi. Ya yorulur ya da bıkardı.

Hiçbir şey duymak istemiyordum. Duyacağım hiçbir şey ilgimi çekmiyordu. Çekeceğini de sanmıyordum. Çünkü başım ağrıyordu. Varlığını belli edercesine ellerini kollarını bir bebek gibi sabrsızca sallıyor, kafatasımda hasarlara yol açıyordu.

Beynimi bedenimden koparıp ilk karşıma çıkan çöp kutusuna atmadığım takdirde; düşünülmeden sorulmuş bir kaç dakikalık acı dolu, dramatik bir sesle dile getirilmiş bir yahut bir kaç sorunun cevabını veremezdim.

Bahanem vardı.

Bilmiyordum.

Böyle bir şey daha önce başıma gelmemişti. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Ne söylemem gerektiğini, ne konuşmam gerektiğini bilmiyordum. Nasıl davranmam gerektiğini, ağlayıp ağlamamam gerektiğini bilmiyordum. Yapabileceğim en mantıklı hareket bu diye düşündüm. Sustum. Demir yerleri küflenmiş hastane yatağında yatışını izledim. Öylece yatıyordu. Ölümün ılık hastane odasında yayıldığı sessiz çığlığını dinledim bir süre.

Gerçekten ölmüş müydü? Babalar ölür müydü? Hani bizi korurlardı büyüyene kadar? Ben büyük değildim ki. Küçücüktüm. Bakın kalbime. Elinizi kalbime koyun. Pıt pıt… Küçücük, hala küçücüğüm. Çocuklar hiç büyür mü?

O an bu yaşadıklarımın şaka olmasını çok istedim. Hatta uzunca bir süre otomatik kapıdan uzanıp bana herşeyin bir düzmece olduğunu bildirecek olan kafanın gelişini bekledim. Gelmedi.

Onun yerine iki adam geldi.

Birer birer söktüler yarı çıplak bedenindeki yapışkanlı beyaz kabloları. Üstünde serili bir kaç damla kanın kirlettiği beyaz örtüyü kaldırıp yanlarında getirdikleri arabaya koydular. Yerine yenisini örttüler. Bu hareketleri yüzlerce, belki de binlerce, kere yapmanın vermiş olduğu boş vermişlik her hareketlerine sinmiş gibiydi.

Şöyle bir baktılar, sürüyüp götürdüler.

Çok şey söylemek istememe rağmen hiçbir şey söyleyemedim. Konuşamadım. Nefesi bile alamadım.

An…

“Her şeyle aramı bozdum artık. Her şey bana düşman kesildi. 

“Tanrım” diye düşündüm ilk defa. İlk defa Tanrım dedim.

 

“Bıraksınlar beni artık.”

Oğuz Atay

 

Sevememişti beni. Olsundu. Belki de haklıydı. Sonuçta pek tercih edilesi bir ülkede değildik. Tercih edilesi bir hayat yaşayıp, istediğimiz şeyleri yapamıyorduk. Tıpkı bu ülkedeki herkes gibi. Birbirini sevemediği halde sırf zorunda kaldığı için göt göte yaşayan herkes gibi, benimle yaşamak onun için bir zorunluluk değildi. Olsa yaşardı belki ama değildi. Olmasını isterdim. Olmadı. Tabii ki ona kızmadım. Ona kızmayı düşünmedim bile. İnanın bana. Yalan da söylemiyorum, bakın ellerim önümde. Zaten ona kızamazdım ki. Sonuçta beni ben de sevmiyordum. O da kendini sevmiyordu. İkimizi toplasak bir insana yetecek sevgi anca toplanırdı. O da bir başkasını sevmeyi denedi. Bir tam ve bir yarım toplanınca, en azından, ikiye yuvarlama ihtimali vardı. Bizim o ihtimalimiz bile yoktu yani.

Sonuçta büyük üstadın dediği gibi, sevmek bir an’a aitti. Ayrıca bu an’ın oluşması için geçerli asgari şartlar bu ülkede sağlanamıyordu.

Şaşırmadım. Üzülmedim de. Sadece müteessirim. Bir türlü içimden atamadığım bu gribimsi kırgınlık… Kalbimden söküp atamadığım kıvırcık bir kız çocuğu gibi bünyeme sarılmıştı. İlkokulda iğrenerek baktığım, elinde peçeteyle gezen sümüklü bir çocuk gibiydim.

Kendimi de suçlamıyorum artık. İnsan bir de kendini suçlarsa…

Müsait bir yerde…

İşin en kötü yanı ne biliyor musun? İnsan en mutlu olduğu anı yaşarken bunun farkında olmuyor.

Murat Gülsoy

Sessizlik…

Sessizliğin huzursuz edici bir etkisi olduğuna o ana kadar inanmıyordum. Ne zaman uyandım, o zaman farkına vardım. Evim boştu. Gece verdiğim olumlu imaj sonrası kimse yanımda kalmaya gerek duymamış olmalıydı. Her şey tam da planladığım gibi gitmişti. Ne Füsun, ne Murat, ne de bir başkası vardı. Hepsi gitmişti. 

Arkada kalmıştım. Yalnız başıma… Hayatımın mutlak çoğunluğunda kaldığım gibi…

“E hadi…” dedim, kendi kendime. “Sıra bizde.” 

Yaşamaya ve yaşatmaya karşı, geride kalanlara; beni sevenlere ve seveceklere bırakacağım bir not, bir görüntü, bir ses; bir şeysi mutlaka olmalıydı. Her ne kadar ben özlemeyecek olsam da, beni özleyecek biri yahut birileri -ki bunu hiç anlamlandıramamışımdır-mutlaka çıkacaktı. Çıkmalıydı. 

İnanıyorum, çıkacak. 

Sonuçta -az da olsa- kendini önemli hisseden, önemli biriydim. 

Neyse ki annem ben doğarken ölmüş. E babam da yok. Kardeşim de… Ölümümün ciddi travmalar yaşamasın neden olacak bir arkadaşım da yok. Sadece Murat. Bir de Hilmi… Onlar da nasılsa alışırdı gidişime. Zaman, her şeyin ilacıydı sonuçta. Aldığım onca antidepresandan daha etkiliydi unutturucu, gülümsetici etkisi. Onlar da alışırdı. Affederlerdi beni. Er ya da geç en sevdikleri arkadaşlarını affederlerdi. Öyle umuyordum. Yılların getirdiği bir hukukumuz vardı. 

Dolabımı açtım. Murat’In uzun avrupa seyahatlerinden benim için getirdiği içkilere baktım. Bir kaç tane kalmış, tozlu Jack&Daniels’lardan birini aldım. Buza gerek yoktu. Zaten hava soğuktu. Çamurlu camlardan gördüğüm kadarıyla da yağışlıydı.E, görüldüğü üzere, tek olduğuma göre bardak gibi gereksiz nezaket kurallarına da gerek yoktu.

Soğuğa alışmıştı bizim memleket, zaten büyük çoğunluğu asgari ücretle geçindiği için belediyeler de fazla vergi toplayamıyor olmalı ki sokaklar -ve dolayısıyla benim camım- çamur içindeydi, insanlar umursamıyordu bunu, sonra kendimi uyardım, ne yapıyorsun dedim, bari son demlerini doya doya yaşa, ölmek üzere olan bir adamınki gibi olsun düşüncelerin, sıradan bir emekli albayınkiler gibi olmasın, boş, sorgulayıcı, hayatın nasıl geçtiğine dair ufak bir fikir edinme gibi olsun, sonra da kalk, köşedeki sandalyene geç, her zaman yaptığın gibi tavanla duvarın kesişim noktasındaki, sokağa bakan küçük ve kirli pencerenden içeri yansıyan ışıkları son kez izlemeye koyul.

Babamdan kalan, onun dedesinin de intihar etmek için kullanıp gayet başarılı olduğu altıpatlar’ı elime aldım, sağlamdı, sağlam olmasa kullanmazdım, sonuçta insan realitede bir kere ölür düye düşündüm, aklım büyük dedeme gitti, vay be, dedim demek ki bizim ailede intihar denen şey bulaşıcıymış, her nasılsa babam es geçmişti bunu, belki sırayı bozmasaydı şu an İstanbul’un muhtelif bir yerinde farklı bir yaşam sürüyor olurdum, belki de daha iyi bir hayat yaşar, siz, okurlarımın karşına, ölümsüzlüğe doğru hızla adımlayan, genç yazarın yeni roman karakteri olarak çıkardım, kısmet değilmiş, olması gereken buymuş, ben üzülmedim, siz de buna üzülmeyin.

Dedem haklıymış, hayat fazlasıyla sabır sınayan bir sınavmış ve ben de atalarım gibi bu sınavı kazanamamıştım, üzülmedim, sonuçta ben de onların koyduğu depar taşının ötesine geçememiştim, bu dünyada görülebilecek her türlü kötülüğü ve mutsuzluğu görmüştüm, arkama bakacak br nedenim yoktu, sonuçta böyle boktan süren bir hayatı başka nasıl tamamlayabilirdim, nasıl doğruya, aydınlığa çıkabilir, nasıl mutlu olurdum, emeği geçen herkese lanet olsun.

***

Aylar önce hediye gelen daktilomda son yazımı yazdım, yazdığım en güzel yazıydı, vay be, dedim, tam da bana yakışan bir son, silindirden çıkarttığım saman kağıtlarını yanıma koydum, sonra da çekmeceyi açtım, eski siyah tabancayı alıp avucuma yerleştirdim, içini açtım, ölümün sarı mermileri bana gülümsüyordu, ben de gülümsedim, gözlerimi kapattım, filmlerde böyleydi, her ne kadar bu şekilde son ana şahitlik edemeyecek olsam da filmdekileri bir bildiği vardı diye düşündüm, tabancayı sol elimle sıkıca kavrayıp çenemin altına dayadım, bazı doktorların bu şekilde bir ateşin kurbana hiç hayat hakkı tanımadığını söylediği aklıma geldi, yine gülümsedim, ulan, dedim, babam bile tanımadı bana o şansı ben neden kendime tanıyayım ki, sonuçta babamın oğluydum ve konu bendim, baş parmağımın temas ettiği horozu yavaşça kaldırdım, tetik çıt diye düştü, herşeyin sorunsuz çalıştığını anlayacak kadar zekiydim ve anladım, hali hazırda kapalı olan gözlerim, çenemden içeri girecek mermiyi sabırsızlıkla bekliyor gibiydi ve daha fazla bekletmek haksızlıktı ve evet dedim, bir kaç on yıl süren ahir ömrüm bu kadardı ,zaten yeterince yaşamıştım, bu hayatımdaki ilk ölümüm değildi.

İyi Dilekler

Bir gün üzüntün geçince (çünkü zamanla geçmeyecek üzüntü yoktur) beni tanımış olduğuna sevineceksin

Antoine De Saint-Exupéry

          Bazen de ne yapacağını bilemez insan. Boş kalmış bir salıncak gibi amaçsız bir biçimde ileri geri, onu durduracak elle karşılaşmayı beklercesine çaresizce sallanır. Nefes almak, vermek için geçerli olan tüm bahanelerini aniden yitiriverir. Eve gitmek, işten dönmek gibi basit sorumlulukların anlamsızlığını ve saçmalığını keşfeder. Ahir ömründe, hayata dair biriktirdiği tüm fikirlerin aslında ne kadar saçma ve yersiz olduğunun; sevgilisinin, annesinin, her sabah evden çıktığında süt verdiğin kedinin, hayatın, bulutların, dünyanın, tüm evrenin ve Tanrı’nın kayıtsı ve umursamazlığının farkına varır. Sürekli karşılaşıp bir türlü kabullenemediği eleştirilerin yahut çıkarımların ne denli haklı olduğunu acı da olsa kabul etmek zorunda kalır. Tüm bu kabullenme sarmalında kaybolduğunuz gün, gerçeğe biraz daha yaklaşmışsınız demektir.

          Bir kadın ve bir erkek -ki biyolojik olarak gerekli olan tek şey sağlıklı iki karşı cinstir.- karar verir ve sizi yaparlar. Beş dakika… İki düşüncesiz insan sadece çocukça bir istek sonucunda, beş dakikada ortalama yetmiş yıl yaşayacak bir insanın temellerini atarlar. Yetmiş yol boyunca da o beş dakikalık günahın, isteğin ya da hatanın(Ne derseniz deyin.) kefaretini öder insan. Yetmiş yıl boyunca hayatının içine bunun dışında koyacak bir anlam bulamaz. Yer çekimi, suyun kaldırma kuvveti, izafiyet teorisi gibi fizik kurallarını bulan; büyük binalar, şehirler, doğaya hükmettiğini inandığı yapılar yapıp medeniyetler inşa eden; makineleri icat eden; uzaya insan, gezegenlere uydu göndererek dünya dışı hayat arayışında bir hayli yol kat eden insanın hikayesi.

Yaz ve yayınla.

Bir projem var. Bir süredir dilimden düşürmediğim bir roman projesi… Hiçbir yayınlama kaygısı gütmeden sadece yazcağım…

Hayata, yaşamaya, hayallere, ölüme dair her şey olacak içinde. Ama en çok mutsuzluk… Çünkü hayat sarf kötüdür. Bu hususta, bu projem asla kimseye bir şey anlatma, ispatlama niteliğinde olmayacak. Bu yüzden yazacak, yayınlatabilirsem yayınlatacağım. Sonra da bu masal bitecek.

Muhtemelen nüshaları, rafların güneş görmeyen, tozlu yerlerinde birinde yıllarca bekleyecek. İkinci bir evleri bile olmayacak. Ciltlerine meraklı ve gözlüklü kıvırcık saçlı insanların parmakları değemeyecek. Çöpe atılmadan önce de çaydanlık altlığı olarak kullanılıp değerlendirilecek.

Ama eminim, bir tane de olsa, nazik biri çıkacak. Alıp okuyacak. Hayata, hatıralarıma, parçalarımdan oluşturduğum bu kağıttan barakama dair bazı fikirler yürütecek. Belki kendi hayatına, acılarına dair bazı benzerlikler yakalayacak. Belki de ,şansım yaver giderse, başucu kitabı yapacak. Tüm arkadaşlarına baskısı olmayan bu kitabı mutlaka okumalarını tembihleyecek. Ve belki de, biri için de olsa, ölümsüz olacağım.

Heyecan verici 🙂

O son esin kaynağımı; tüm süreci başlatacak o küçük kıvılcımımı sabırsızlıkla bekliyor olacağım.

Sevgiler.

Nisyan

“Beni anlamıyorlardı zararı yok.
Zaten beni daha kimler anlamadı.”

Oğuz Atay

Sevdiğim o kadını düşünemiyorum. Bilmiyorum… Güçlü kalamıyorum. Dizlerim tutmuyor artık. “Ah… Romatizmalarım…” diyor, atıyorum kendimi bulduğum ilk sandalyeye feryat figan. Kalbim de eskisi gibi sağlam değil sanki. Zaten gözlerim de görmüyor. Bazı bazı da ellerim titriyor. Vücudum, ruhum, kalbim tuzlu suyun erittiği demir yerleri gibi çürük çürük, pas içinde. Korkuyorum. Onun getirdiği bu sorumluluğu kaldıramamaktan korkuyorum. Sevmekten korkuyorum. Seni sevmekten korkuyorum. Unutamamaktan korkuyorum. Seni sevdikten sonra unutmak, bir başkasına aşık olmak ve sana hak ettiğin değeri verememekten korkuyorum.

Oysa her an, her saniye seni düşünmek; bunun verdiği tarifi imkansız bir parça saadetle bulutlar üstünde yürüyebilmek, uçmak istiyorum. 

Rüzgarda uçuşan; sol gözüne sarkan, rahatsız edince gelişigüzel topladığın kıvırcık saçlarını, belirli belirsiz yutkunmalarını, zayıf iç çekişlerini, kızınca ısırdığın parmak uçlarını, uyuyuşunu, uyanışını,  kaşlarını, gülümseyişini, ellerini, burnunu, gözlerini, seni hafızama kazımak istiyorum. 

Aklıma gelen her güzel sözü sana söylemek, her an sana bakmak, can kulağıyla söylediğin her şeyi dinlemek, hafızama kazımak, ellerini tutmak; ben senin ellerini tutunca daha da parlaklaşan güneşe inat, biraz daha sıkı sarılmak istiyorum ellerine.

Farklı ülkelerde, sokaklar boşken yahut taşarken. Gece yahut gündüz… Kar, yağmur yağarken yahut deniz tuzlu sularını kadırımlara fırlatırken fırtınada ıslanmak… Ben, ıslanırken bile, hep onu sevmek istiyorum. Yorulsam da, hasta olsam da ne fark eder. Benim için seni sevmek nefes almak gibi, yaşamın kendisi.

Hayatımı idame ettirebilmek için devşirdiğim tüm basit anlamları yitirmek ve “Sen” olmak istiyorum. Şimdiye kadar beni tanıdığın tüm o yapmacık fikirleri sana unutturmak, “Bak, biz olabiliriz.” demek istiyorum mesela. Hep gözünün önünde duran lakin bir türlü görmek istemediğin o mutlu edecek anlamları sana göstermek, kendi nedenlerimi de seninle paylaşmak istiyorum.

İzin ver, ver olur mu?

Rüzgarlı, yeşil bir bayırın manzarasına karışsın istiyorum hayallerimiz.